Yunanistan’da kapalı kamplar ve hızla yükselen mülteci karşıtlığı

“Yunanistan’da sığınmacı ve mültecilere yönelik politikalar nasıl değişiyor?” yazı dizisinin ilk bölümü “I. Bölüm: Yunanistan hükümeti ne yaptığını biliyor mu?” başlığı ile yayımlanmıştır.


Geçen ay Yunanistan yetkilileri ellerinde bir harita ile karşımıza çıktı ve adalardaki yoğunluğun azaltılması ve kamp koşullarının “iyileştirilmesi” için hazırladıkları “kapalı kamp” planını sundu. Giriş ve çıkışların kontrollü yapıldığı kapalı kamplar, Yeni Demokrasi’nin seçim kampanyasından beri savunduğu bir yöntem, ama bunu ilk dile getiren de bu hükümet değil. 

Yapılan açıklamada bir nevi cezaevi olan bu kamplar dinlenme tesisleri gibi pazarlanıyor. Sunumu yapan yetkililer, ellerindeki haritayı gururla sunarak planları detaylandırdılar. İçlerinde spor, dinlenme, eğitim alanlarına kadar yok yok. Yapılan ilk açıklamada bu kampların tam nerede inşa edileceği netleştirilmemişti, ancak esas olarak hotspot adalarında ve bir kısmının da anakarada yapılacağı anlaşılıyordu.

Hemen ertesi gün, halka sunulan haritanın peşine düşenler planın bir hotspot adası olan Leros yakınlarındaki Levitha Adası üzerine tasarlandığını ortaya çıkardı. Levitha’da kışın yaşayan var mı, inanın bilmiyorum. Ama yazın sadece yanaşan teknelere hizmet eden bir aile olduğu biliniyor. Ada nüfusu bundan ibaret. Adada herhangi bir alt yapı bulunmamakla beraber yaşam alanı olarak kullanılabilecek hiçbir şey yok. Büyüklüğü 9 kilometrekare civarında olan adanın uzunluğu 34 km. Gözünü yormadan bir ucundan diğer ucunu görebilirsin. 

Bu planın ne kadar gerçek bir niyetle hazırlandığını bilmiyoruz. Ne yaptığını bilmeyen deneyimsiz bir ofis çalışanı “o piti piti” yapıp bir adaya parmak basıp üstüne çizmiş olabilir planı. Bu Yunanistan’da çok uzak bir ihtimal değil. Ya da Yunanistan hükümeti önüne arkasına bakmadan, gerçek bir fizibilite çalışması yapmadan iş yapmış olabilir. Bu da Yunanistan’da çok uzak bir ihtimal değil. Her şekilde tabii ki plan patladı. Yetkililer önce “Levitha olabilir de olmayabilir de” diye lafı gevelediler, sonunda planı tamamen geri çektiler. Lakin kapalı kamp meselesi hâlâ masada duruyor ve uluslararası yazışmalardan yerel halkla mahalle toplantılarına kadar her düzeyde tartışılmaya devam ediliyor. Şeytanın kulağına su kaçtı, fakat bunun nasıl mümkün olacağı, ilk bölümde de aktardığım gibi, bilinmiyor.

Yunanistan hükümeti, kapalı kampların halkın güvenliğinin sağlanması için bir ihtiyaç olduğunu ifade ediyor. Sığınmacılar kapalı kamplarda tutuklu kaldıkları zaman diledikleri gibi bulundukları şehirlerin sokaklarında dolaşamayacaklar. Gözden uzak tutulacaklar, zaten gönülden uzaktalar. Bunun ötesinde sadece seyahat özgürlüklerinden değil aynı zamanda sosyal, kültürel ve ekonomik haklarından da tümüyle mahrum bırakılacaklar. Sığınma başvuruları hızlıca değerlendirilenler de -ki çoğunun sığınma hakkı olmadığına baştan hükmedilmiş bir devlet söylemi bulunuyor- fiilen geri gönderme merkezi olarak işlev gören gözetim merkezlerine alınarak geldikleri ülkelere ya da üçüncü güvenli ülkeye (aka Türkiye) geri gönderilecekler. 

2013 yılından itibaren gelen göç yoğunluğuna karşı sığınmacıların yaşam alanlarından ayrı ıssız bir adada mahsur tutulması planını Avustralya daha önce korkunç insan hakları ihlallerinin yaşandığı Nauru Adası’nda denedi. İnsan hakları örgütlerinin ve uluslararası kamuoyunun baskısı ile bu kampta tutulanların sayısı gün geçtikçe azalıyor. Ortada böyle bir deneyim varken Yunanistan neye güvenerek Ege Denizi’nin ortasında böyle bir plan sunmaya cüret edebildi, açıklamak mümkün değil. Avustralya’ya da uzanmaya gerek yok. Midilli Adası’nda sadece on sene önce kapatılan Pagani gözaltı merkezi kapalı kamplarda olabilecekleri gözler önüne seriyordu. Pagani, 300 kişilik kapasite ile tasarlanmış bir merkezdi, fakat zamanla 1200 kadar göçmen ve sığınmacı burada sıkışıp kalarak en temel sağlık haklarından mahrum bırakılmış ve çok ciddi şiddete maruz kalmıştı. İnsan hakları ihlalleri merkezine dönüşen Pagani, merkezde tutulan çocukların başlattığı açlık grevi ve insan hakları örgütlerinin baskısı üzerine “bir daha asla” umudu ile kapatıldı.

Giriş çıkışların izne tabi tutulacağı kamplar sadece insanların en temel hareket özgürlüklerinin sınırlanması anlamına gelmiyor. Hali hazırdaki kamplarda sağlık, eğitim, temiz su ve gıda gibi temel ihtiyaçlara erişim olmadığını ve devletin sunması gereken bu hizmetleri bir şekilde yarım yamalak da olsa STK’ların sağlamaya çalıştığını biliyoruz. Bedensel ve ruhsal sağlıklarını neredeyse tümden yitirmiş olan sığınmacıların cezaevi gibi kapalı gözetim merkezlerine taşınması ile STK’ların da zaten sınırlı erişiminin eriyeceğini biliyoruz. Son bir yılda Midilli’deki Moria Kampı’nda binlerce sığınmacı için tek bir doktor bulunuyordu. Kamplarda hiçbir iş güvencesi olmadan çalışan kamu görevlilerinin de hakları göz ardı ediliyor. Geçen hafta kamu çalışanları iş bırakarak koşullarının iyileştirilmesi, kampların kalabalığının azaltılması ve sığınmacıların korunması için Moria’da eylem yaptılar. Tüm bunlar kapalı kamplarda durumun daha iyi olmayacağının bir göstergesi.

AB Konseyi İnsan Hakları Komiseri Dunja Mijatovic, Yunanistan hükümeti yetkililerine ilettiği yazışma hakkında 3 Aralık’ta bilgilendirme yaptı. Mijatovic, yapılması planlanan kapalı kamplar, kabul koşulları, adalardaki yoğunluğun azaltılarak sığınmacıların anakaraya taşınması ve bu kapalı kamp planlamaları çerçevesinde kurulacak olan gözetim merkezlerinin özellikle çocukların haklarının korunması için son çare olması hakkında sorular sordu. Yunanistan hükümetinin ivedilikle verdiği cevapta yeni kapalı merkezlerin hal-i hazırda bulunan kabul merkezleri ile birlikte yürütüleceğini öğrendik. Oysa önceden Moria ve Vathy gibi kampların kapatılarak sığınmacıların kapasiteleri en fazla 5000 olan kapalı merkezlere taşınacağını belirtmişti. Yunanistan cevabında ayrıca Avrupa Birliği hukukuna ve uluslararası hukuka uygun davranacaklarının güvencesini de vermiş- Mijatovic de buna inanmıyordur sanırım.

Yerel Halklar ve hızla yükselen mülteci karşıtı söylem

Midilli adasında mültecilerle dayanışmanın sembolü olan anneannelerden Aimilia Kamvysi birkaç yıl önce Uluslararası Af Örgütü’ne kısa bir röportaj vermişti. (1) Ekonomik krizin ortasında, ailesi Türkiye’den gelen bir mülteci olan Kamvysi, “Ne yapabiliyorsam onu yaptım. Sevgi gösterdim. Başka da verecek bir şeyimiz yok” diyordu. Avrupa’ya her gün binlerce sığınmacı düzensiz yollarla ulaşmaya çalışırken denizde hayatını kaybeden üç yaşındaki Alan Kurdi Avrupa’nın bir anlık vicdanı, adalarda kollarını açan bu anneanneler ise dayanışma duygumuzun kalbi olmuştu. Artık Ege Denizi’nde ya da kamplarda ölen çocuklar sadece kısa haber gibi geçiyor. Yıllar geçtikçe hayatta kalan anneannelerin hala başı dik ama genel olarak ada halkları da çok yorgun, kırgın ve öfkeli. 

Yunanistan’da Altın Şafak üyelerinin yabancılara, özellikle de mültecilere saldırdığını belgeleyen haberler ve görüntüler biliniyordu. Temmuz seçimlerinde Altın Şafak Partisi meclise giremedi ama mülteci karşıtı politikaları Yeni Demokrasi Partisi ile birlikte hükümete geldi. Hükümetin son altı aydır ürettiği söylemleri sokaklardaki yerel halktan daha güçlü bir şekilde duymaya başladık. Anakaraya getirilen sığınmacıların şehirlerinin sınırlarına dahi yanaşmaması için yolları kapatanlar, Ege’de gözlem yapan arama kurtarma gemisi kıyıya yanaşmasın diye denize sembolik taş atanlar ya da limana doğru dev haç dikenler, mahallelerindeki otele yerleştirilen sığınmacılara “burada Müslümanları istemiyoruz” diye isyan edenler bu görüntülerin tasvir ettiği hikâyelerden yalnız birkaçı. Her ne kadar Yunanistan’da dayanışma ve direnme gücü varlığını korusa da mülteci karşıtı ve islamofobik söylemler hızlıca yayılıyor. 

Beş hotspot adasının belediye başkanları bir araya gelerek hükümetin sunduğu kapalı kamp planlarının önceden kendileri ile görüşülmediğini ve adalarda bu merkezlerin kabul edilmediğini ortak bir açıklama ile duyurdu. Belediyelerin bu duruşunu elbette insan hakları savunuculuğu olarak görmemek lazım. Adalarda mültecilerin koşullarının her geçen yıl daha kötüye gitmesi, adaları ve ada halklarını da kötü etkiliyor. Zaten ekonomik krizden halen çıkamamış adalarda yaşayan halk, turistlerin gelmemesini ve ekonominin yeteri kadar düzelmemesini mültecilere bağlıyor.

Midilli Adası’nda kapalı kampların yapılıp yapılmayacağı, yapılırsa hangi köyün yakınında olacağı tartışmaları yerel halk meclislerinde hararetle tartışılırken, Moria ve Vathy gibi kamplarda yaşayan sığınmacılar yazın çöp kokusundan sonbaharın çamuruna geçti ve Yunanistan’a yılın ilk karı düştü.


1 https://www.youtube.com/watch?v=HZNf6ywFPXA

Yunanistan hükümeti ne yaptığını biliyor mu?

Adalarda sıkışan hayatlar ve yok sayılan mülteci çocuklar

 

Begüm Başdaş Kimdir?

Begüm Başdaş kendisini feminist bir kültürel coğrafyacı ve insan hakları savunucusu olarak tanımlıyor. Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nden 1999 yılında mezun oldu. Kaliforniya Üniversitesi Riverside Sanat Tarihi bölümünde MA programını tamamladıktan sonra 2007’de Kaliforniya Üniversitesi Los Angeles Coğrafya bölümünde doktorasını bitirdi. Daha sonra iki yıl İngiltere’de kent coğrafyası alanında araştırmalar yürüttü. 2017 yılına kadar Türkiye’de faklı üniversitelerde toplumsal cinsiyet, cinsellik ve queer teori üzerine dersler veren Begüm Başdaş, aynı zamanda Uluslararası Af Örgütü Türkiye Şubesi’nde Kampanyalar ve Aktivizm Koordinatörü olarak altı yıl çalıştı. Şu an Berlin Humboldt Üniversitesi’nde görev yapıyor ve Yunanistan’da mülteci hakları alanında araştırmalarını yürütüyor.