Yunanistan hükümeti ne yaptığını biliyor mu?

Yunanistan hükümeti sık sık yöntemsel olarak neye tekabül ettiği belli olmayan mülteci karşıtı açıklamalar yapıyor ve aslında çok açık bir şekilde ne yaptığını bilmiyor. 

Yeni Demokrasi Partisi, 7 Temmuz’da yapılan ulusal seçimlerde büyük bir çoğunluğu alarak tek başına hükümeti kurdu. Seçime doğru önerdikleri program, Yunanistan’daki ekonomik krizin çözülmesi ile göçü önlemek için önerdikleri sınır güvenliğinin artırılması ve Moria gibi sığınmacıların yaşadıkları kampların kapalı kamplar haline getirilmesine odaklanıyordu. Geçtiğimiz altı ay süresince de taahhütlerini yerine getirmek üzere sığınmacıların geri gönderilmesi ve sınır güvenliğinin güçlendirilmesine odaklanan yasal değişiklikler yaptı.

Yunanistan hükümeti Kasım boyunca yaptığı açıklamalarda kapalı kamplar kuracaklarını ve sığınmacıları buralarda kontrol altında tutacaklarını duyurdu ve “örnek” bir kamp planı sundu. Fakat bu kampları nasıl, hangi kaynaklarla ve nerelerde kuracağını netleştirmedi. 

Avrupa Birliği, 2020 senesi için düzenlenen bütçede yeni kampların inşası ve yönetilmesine yönelik bir planlama bulunmadığını ve bunun değişmesinin mümkün olmadığını söyledi. Yani eğer Yunanistan illa bu kampları kuracak ise değirmenin suyu nereden gelecek bilinmiyor. Zira ülke hâlâ ekonomik krizden çıkmış değil ve bu iş için kenara koyacak milyarlarca avrosu yok. 

Kapalı kampların kurulmasının önündeki tek sorun para da değil. Bu kampların yürütülmesi ve kamplarda güvenliğin sağlanması için hükümetin diğer kurumlarla da ortaklaşması gerekiyor. Fakat BMMYK ve IOM kapalı kamplara sıcak bakmıyor. Yunanistan polisi (ΕΛΑΣ) de bu merkezlerin yaratacağı zorlukları öne sürerek buralarda görev almacağını söylemiş. (1) Özel güvenlik kurumlarının da kapalı kamp koşulları hakkında yeterli eğitime sahip olmadıkları için uygun olmayacağı görüşü sunuldu. Adalardaki yerel yönetimler ortak bir açıklama ile kapalı kamplara “hayır” dedi. Bir nevi cezaevi ve gözetim merkezi olan kapalı kampların uluslararası hukuka göre mülteci ve sığınmacıların haklarının ihlal edilmesi anlamına geldiğini hatırlatmaya gerek bile yok. 

Yunanistan hükümetinin ne bu kampların hangi finansal kaynaklarla inşa edilip yürütüleceğini ne de nasıl yönetileceğini bir kere bile düşünmeden, fazla erken konuştuğu anlaşılıyor. Bu tartışmalar önümüzdeki günlerde daha da uzayacak gibi görünüyor. Bu arada Yunanistan, AB’nin güvenlikçi mega-sınır politikaları ile desteklenirken, sınırları içinde korkunç koşullarda yaşamak zorunda bırakılan sığınmacıların haklarının korunması meselesinde tamamen tek başına bırakılıyor.

Avrupa Yaşam Tarzı’na uygun finansal planlamalar

Yürürlüğe giren yeni düzenleme ile 4 Aralık’tan itibaren Avrupa Birliği Sınır Koruma Ajansı (Frontex) yetkileri ve kapasitesi “Avrupa’nın süper gücü” olarak genişletildi ve Frontex’in Avrupa Birliği tarihinin en güçlü finansal kurumlarından biri olmasının yolu açıldı.(2) Akıl almaz rakamlardan söz ediliyor. Yani aslında para çok. Fakat AB, bu sonsuz gibi görünen finansal kaynağı “sınır güvenlik” ve “geri gönderme” gibi kalemler için kullanmayı tercih ediyor. Mültecilerin güven içinde, insani koşullarda yaşaması ve uluslararası hukuka uygun bir şekilde sığınma başvurularının değerlendirilmesi için nasılsa maddi kaynak bulunamıyor. Bu sadece Yunanistan üzerinde uygulanan bir politika da değil. Geçtiğimiz aylarda sıkça gündeme gelen, Bosna’da bulunan derme çatma kamp, AB’nin iç ve dış sınırlarında mültecilerin mecbur bırakıldığı koşulları genel bir Avrupa sorunu olarak ortaya koyuyor.

Almanya, Kasım’da AB liderlerine birliğin dış sınırlarında bulunan sığınmacıların yeniden yerleştirilmesi programı hakkında öneriler sundu. Program, Dublin Düzenlemelerinin yeniden gözden geçirilmesi ile sığınma başvurularının AB’nin dış sınırlarında değerlendirilmesini ve AB ülkelerine yerleştirmenin adil bir dağılım ile tüm AB ülkeleri arasında yapılmasını öngörüyor. Almanya ve Yunanistan gibi ülkelerin olumlu karşıladığı bu plana Macaristan gibi tek bir mülteciyi bile kabul etmek istemeyen ülkelerin direnmesi çok olası. Almanya’nın Savunma eski Bakanı olan ve Merkel ile yakınlığı bilinen, AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in Şubat’ta bu öneri çerçevesinde yeni bir “göç paketi” sunması bekleniyor. 2020’nin ikinci yarısında AB Konseyi başkanlığını Almanya’nın yürütecek olması liderlere “hele bir konuşalım” edasında sunulan bu politikaların uygulanması için baskı yapılacağını gösteriyor.  

Bu durumda Ursula von der Leyen tarafından ortaya atılan ve Avrupa’da büyük tartışmalara konu olan “Avrupa hayat tarzının” (European Way of Life) korunması ve desteklenmesi misyonu ile görevlendirilen Avrupa Komisyonu Başkan Yardımcısı Margaritis Schinas ve komisyon üyesi Ylva Johansson’ın ilk ziyaretlerini Atina ve Ankara’ya gerçekleştirmesi ve göç politikaları hakkında ortaklık görüşmelerinde bulunması şaşırtıcı değil. Margaritis Schinas’ın “Avrupa Hayat Tarzı”nın desteklenmesi misyonunun genel çerçevesinde göç politikaları çok önemli bir yer alıyor ve diyor ki:

“Avrupa Hayat Tarzı dayanışma, iç rahatlığı ve güvenlik çevresinde inşa edilmiştir. Düzensiz göçün ekonomi ve toplum üstünde yarattığı haklı korku ve endişeleri ele almak ve gidermek zorundayız. Bu, değerlerimiz ve sorumluluklarımız temelinde ortak çözümler bulmak için birlikte çalışmamızı gerektirmektedir. Ayrıca, güvenlik, bilhassa sınırların ve politikaların ötesinde yeni ve hızla gelişen tehditler üzerine yakından çalışmalıyız.”(3)

Avrupa, “göç meselesi” hakkında her koldan çalışmalar yürütüyor. Fakat yukarıda misyon belgesinden yaptığım alıntıdan da net bir şekilde anlaşılacağı gibi, bu çalışmaların hiçbiri mülteci ve sığınmacıların haklarının korunması temeline dayanmıyor. Gelen eleştiriler karşısında Avrupa Komisyonu Başkanı “Avrupa Hayat Tarzı” kavramını kapsayıcı olarak tanımladığını ifade etse de aslında mülteci karşıtı aşırı sağ grupları sakinleştirmeye yönelik bir çerçeve olduğunu görmek için iki kere okumak gerekmiyor. 


“Yunanistan’da sığınmacı ve mültecilere yönelik politikalar nasıl değişiyor?” yazı dizisinin ikinci  bölümü “Yunanistan’da kapalı kamplar ve hızla yükselen mülteci karşıtlığı” başlığıyla, üçüncü bölümü ise “Adalarda sıkışan hayatlar ve yok sayılan mülteci çocuklar” başlığıyla yayımlanmıştır.


1 https://www.stonisi.gr/post/5519/eyrwpaiko-stop-sta-kleista-kentra-krathshs?fbclid=IwAR1mjQmvqZHeZzVpayBrCR_f0fxnz7ExTuqw43goIk6MfiXVUCqEKOlbNKc#.XeZH5fmFqf8.facebook

2 https://rsaegean.org/en/the-making-of-a-super-agency/

3 https://ec.europa.eu/commission/commissioners/sites/comm-cwt2019/files/commissioner_mission_letters/president_von_der_leyens_mission_letter_to_margaritis_schinas.pdf

Yunanistan’da kapalı kamplar ve hızla yükselen mülteci karşıtlığı

Adalarda sıkışan hayatlar ve yok sayılan mülteci çocuklar

Begüm Başdaş Kimdir?

Begüm Başdaş kendisini feminist bir kültürel coğrafyacı ve insan hakları savunucusu olarak tanımlıyor. Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nden 1999 yılında mezun oldu. Kaliforniya Üniversitesi Riverside Sanat Tarihi bölümünde MA programını tamamladıktan sonra 2007’de Kaliforniya Üniversitesi Los Angeles Coğrafya bölümünde doktorasını bitirdi. Daha sonra iki yıl İngiltere’de kent coğrafyası alanında araştırmalar yürüttü. 2017 yılına kadar Türkiye’de faklı üniversitelerde toplumsal cinsiyet, cinsellik ve queer teori üzerine dersler veren Begüm Başdaş, aynı zamanda Uluslararası Af Örgütü Türkiye Şubesi’nde Kampanyalar ve Aktivizm Koordinatörü olarak altı yıl çalıştı. Şu an Berlin Humboldt Üniversitesi’nde görev yapıyor ve Yunanistan’da mülteci hakları alanında araştırmalarını yürütüyor.