Yeni – Yine – Yeniden

Şöyle bir geriye doğru baktığımda 1971 yılının sonlarında, o kapkaranlık günlerde, üzerine titizlikle düşmüş olduğum dilimizle ilgili yazmayı denediğim uzun bir yazıyı, Halkçı Gazetesi’nin genel yayın yönetmeni Nihad Subaşı’nın değerlendireceğini öğrendiğimde gazeteciliğe ilk adımımı atıyordum.

Nihad Subaşı, ablamın okul arkadaşının babasıydı ve benim yazmaya olan merakımı biliyordu. Hep soru soruyordum, öğrenmek, merak etmek alışkanlığım aradan 48 yıl geçmiş olmasına karşın hiç dinmedi…

Türkçe üzerine titizlikle düştüğüm dilimizdi. O yıllarda özellikle Nurullah Ataç’ın Türkçesi hayli ilgimi çekiyordu ve bugün artık kullanılmayan pek çok sözcüğünü kullanarak, dilimizin özgünleşmesi için elimden geleni yapıyordum, çünkü gazeteciliğe başlamadan önce, şiir ile haşır neşir olmuştum ve yazıyordum, yazmaya da devam ediyorum. Yani gazetecilik benim edebiyatla, anlatımcılıkla olan ilişkimi bitirmedi.

Yeni Halkçı Gazetesi’nde üç gün tefrika edilen “Türk Dili Üzerine” adlı yazımın ardından neredeyse 6-7 ay sonra Meydan Dergisi’nde “Nihat Sami Banarlı’ya açık Betik” adlı yayım yayınlandı. Banarlı liselerde okutulmakta olan edebiyat kitaplarının yazarıydı o yıllarda ve beni kızdırıyordu.

Meydan Dergisi’nde çıkan yazımın benim için önemi, o dergide hiç bir tanıdığımın olmamasıydı. Yani yazı yayınlanmaya değer bulunmuştu ki basılmıştı. Artık gazeteciliğe adım atmışım demekti.

O yıllarda Milliyet Gazetesi’nin başında Abdi İpekçi bey vardı, Ankara bürosunda da Orhan Duru çalışıyordu. Exacta marka fotoğraf makinam ile çektiğim Ankara haberleri fotograflarını ve kısa yazdığım haberleri Orhan Duru yayınlıyordu gazetede. Olup biten ile ilgili kısa yazılarıma da Cumhuriyet Gazetesi’nin okuyucu bölümünde yer veriyorlardı.

Yani, şöyle bir arkama dönüp baktığımda basındaki 48’inci yılım olduğunu gördüm. Arada pek çok iş yaptım ve yapmaya da devam ediyorum, çünkü kalemimin sağlam kalması için basındaki kirliliklere bulaşmadım ve bununla da hep öğündüm. Ancak ister istemez “saygılı” davranılmasını da arzu ettim elbette.

Gazeteciliğini beğendiğim Merdan Yanardağ’ın yönetimindeki Biz TV’de televizyon programları yaptıysam da ederini alamadım, ancak muhalif yayın yapmanın zorluğunu bildiğim için alacağımın peşine düşmediğim gibi, yine Yanardağ’ın başlattığı ABC Gazetesi’nde yazmaya başladım.

Bu arada Yanardağ, şimdi hayli başarılı olduğu TELE1 televizyonunu kurdu ve kuruluşunda benim de bulunduğumu “bana haber verip, sormadan” basına bildirdi. Ben Tele1’in kuruluşunda olduğumu sosyal medyadan öğrendim. Zarar yok dedim kendi kendime, çok şeyle uğraşıyorlar, bu kadar “cahillik” olabilir dedim.

Bir İstanbul seyahatim sırasında Yanardağ’ı ziyaret ettim ve artık sembolik de olsa bir şeyler ödemeleri gerektiğini söyledim. Dediklerini dinledim, bir süre bekledikten sonra, ABC Gazetesi’ndeki yazılarımı “canım istedikçe” yazmaya başladım ve bir süre sonra da durdurdum.

Bir internet gazetesi olan ABC Gazetesi’ndeki köşem bana haber verilmeden kaldırıldı, bunun “ayıp” olduğunu Yanardağ’a bildirdim ama bugüne kadar hiç bir “özür” notu almadım. O nedenle de 16 Punto’da yazmaya başlarken üzerinde çok durduğum iki konuyu anlatarak başlamayı yeğledim. Birincisi “saygı” ikincisi de “Türkçe”

Son zamanlarda sık sık duyduğumuz cümleler var:

* Size geri döneceğim…
* Ben size dönerim…
* Size dönüş yapacağım…
* Araştırıp dönerim size…

Burada anlayıp, çözemediğim konu “dönmek” meselesi… Yukarıdaki örneklerin doğru dillenmesi ise şöyle olmalı:

* Size haber vereceğim, sizi arayacağım…
* Ben size haber veririm, ararım…
* Sizi arayacağım…
* Araştırıp haber vereceğim…

16 Punto’da başladığım yazılarımda sizlere daha çok Fransa’da olup biteni anlatmaya çalışacağım, onun dışında Türkiye’deki gelişmeleri buradan, Paris’ten nasıl gördüğümü ve gördüklerini de aktarmayı deneyeceğim.

Yazdıklarım hakkında, köşede belirtilen e posta adresime yazarak görüş ve düşüncelerini söylemenizde hiç bir sakınca yok, hatta sevinirim…

Yeni yazılarda buluşmak üzere…

Paris, 18 Temmuz 2019