Türkiye ve İran’da Modernleşme ve “Devlet Geleneği”

Türkiye ve İran birbirine birçok yönden benzeyen iki ülke. İlk etapta bunu iddia etmek biraz zor gözükebilir çünkü her şeyden önce İran’da teokratik, yani din adamları sınıfının temel karar alıcı pozisyonunda olduğu, bir siyasal rejim var. Bu rejim oldukça otoriter, baskıcı ve toplumsal açıdan muhafazakar ve bu günlerde bu yüzünü uluslararası kamuoyuna bir kez daha gösteriyor. Bu yüzden özellikle Türkiye’deki laik kesimin böyle bir benzetmeden hoşnut olmayacağını tahmin etmek zor değil. 

Ne var ki toplumsal yaşamın bir yönünü oluşturan siyasal rejimin dışına çıkıp başka özelliklere odaklandığımızda aslında iki ülke arasında önemli benzerlikler karşımıza çıkar. Elbette her ülke son tahlilde şahsına münhasırdır ve ülkelerarası yapılacak benzerliklerin sınırlılıkları vardır. Ancak, tüm dünyadaki ülkelerin birbirine benzerlik ve farklılıklarını düşündüğümüzde Türkiye ve İran arasında diğer ülkelere kıyasla önemli bazı benzerlikler olduğu iddia edilebilir. 

Öncelikle iki ülkenin, 80 milyon civarı olan nüfusları birbirine çok yakın. İran’da yaygın mezhep Şiilik, Türkiye’de Sünnilik olsa da, kültürel olarak iki ülkede dominant din İslam. Coğrafi olarak iki ülke birbirlerine komşular. İran’ın zenginliği büyük ölçüde petrol ve doğalgaz yataklarından gelse de insani gelişmişlik ve ekonomik kalkınmışlık seviyeleri iki ülkede de aşağı yukarı aynı. Bu tür genel düzeydeki benzerlikler daha da çoğaltılabilir.

İmparatorluk Mirası ve “Devlet Geleneği”

Siyasal açıdan baktığımızda, Türkiye’nin laik ve halen kısmen demokratik bir ülke olmasıyla ilişkili olarak, ortada önemli bir farklılık olmakla beraber, aslında meseleyi tarihsel olarak ele aldığımızda devlet – toplum ilişkilerine dair önemli benzerlikler karşımıza çıkar. Bunların başında, her iki ülkenin de imparatorluk mirasçısı olması gelir. İmparatorluk mirası, bu ülkelerin siyasetlerinin bugünkü dinamiklerini dahi etkilemektedir. 

Türkiye ve İran’ın mirasçısı oldukları Osmanlı ve Safevi imparatorlukları, 16. yüzyıldan 18. yüzyıla kadarki süreçte, askeri teknolojinin, özellikle de tüfek ve topun gücünü kullanarak, güçlü merkezi ordular kurmuş ve bu ordular sayesinde de güçlü merkezi devlet yönetimleri inşa etmişlerdir. Aslında bu durum sadece bu iki imparatorluğa özgü değildir. Bu dönemde Asya’nın diğer bir önemli İslam ülkesi olan Babür İmparatorluğu ve hatta, kendi özgüllükleriyle, Rus, Çin ve Japon imparatorluklarında da benzer yapıda siyasal sitemlerin varlığından söz edebiliriz. 

Erken modern dönemde Avrupa’daki durum ise farklıdır. Ateşli silahlara dayalı “askeri devrim” elbette Avrupa’daki merkezi krallıkların da elini güçlendirmiş olsa da bu ülkelerde krallar güçlerini önce toprak sahibi aristokrat sınıfla sonra da tüccar sınıfıyla çeşitli biçimlerde hep paylaşmak zorunda kalmıştır. Bu durum, Avrupa toplumlarında süregiden bir güç dengesi, çatışma ve uzlaşma pratiğini beraberinde getirmiş ve sonradan bu pratikler kurumsallaşarak bugünkü parlamento ve sivil toplumu barındıran demokratik siyasal sistemlere evrilmişlerdir.

Osmanlı ve Safevi gibi İslami Asya imparatorluklarında ise, güç merkezde toplandığı ve topluma yayılmadığı için merkezi devletin belirleyiciliği, toplumun görece tamamını kapsayan bir çatışma, müzakere ve uzlaşma geleneğinin önünü tıkamıştır. Böylece bu ülkelerde, karşılaşılan problem her ne ise, toplumsal herhangi bir yapının inisiyatifine bırakılmaksızın, onun merkezi devlet tarafından çözülmesi geleneği yerleşmiştir. Kimi siyaset bilimciler, Avrupalı toplumlarda demokrasi ve sivil toplum gelişirken, Orta Doğu ve Asya toplumlarında gelişmemesini bu durumla ilişkilendirmişlerdir. 

Türkiye ve İran gibi ülkelerde “devlet geleneği” denilen aslında bu bahsettiğimiz durumdur. Yani devletin, erken modern dönemden itibaren toplumsal yaşamda baskın bir rol oynaması, esas karar alıcı pozisyonunda olması ve aynı zamanda başta ordu olmak üzere devletin belirli kurumlarının yüzyıllar süren bir dönemde belirli bir devamlılık taşıması; bu uzun süreç içerisinde de büyük toplumsal dönüşümler yaşansa bile devletin “özünün” değişmemesi. 

Bu durum, 18. yüzyılın sonlarından itibaren Batı’nın Endüstri Devrimi ile diğer medeniyetlerle olan gelişmişlik farkını ciddi oranda açması ve geri kalan Asya toplumlarının kendi içinde modernleşme atılımları yapmaya çalışarak arayı kapatma çabalarında da değişmemiştir. Türkiye’de de İran’da da, 19. yüzyıldan itibaren modernleşmenin öncü kadroları, tesadüfi olmayan bir şekilde, devlet içerisindeki üst düzey bürokratlar ve askerler olmuştur. Bu noktada, 1921’de bir darbeyle İran’da Kaçar Hanedanı’na son veren ve sonradan kendini şah ilan eden, sonrasında da tıpkı aynı dönemde Türkiye’de olduğu gibi tepeden ve hızlı bir modernleşme hareketi başlatan Rıza Pehlevi’nin, Mustafa Kemal gibi bir general olması tesadüf değildir. Bir fark, Rıza Pehlevi’nin aksine Mustafa Kemal, kendinden önceki hanedanı yıktıktan sonra kendisi için bir hanedan kurmaya çalışmamıştır. 

Devlet, Ulema ve Ordu

İki ülke arasında, ayrıntıda ortaya çıkan diğer bir fark Ulema, yani din adamları sınıfının modernleşme sürecindeki pozisyonudur. Osmanlı, III. Selim döneminde (1789-1807) Ulema’nın reformları önleyici bir unsur olmasından alınan derslerden sonra, II. Mahmut (1808 – 1839) ve Tanzimat (1839 – 1876) dönemlerinde bu zümrenin gücünü önemli ölçüde kırmış, onları başta finansal kaynaklarından mahrum etmek suretiyle siyasal bir güç olmaktan çıkarmıştır.  İran’da ise bu başarılamamıştır. Kaçar dönemi İran’ında 48 yıl hüküm süren Nasıreddin Şah (1848-1896), Osmanlı’nın yaptığına benzer şekilde Ulema sınıfı üzerinde merkezi bir denetim kurmayı denemiş ancak başaramamıştır. Ulema sınıfı İran’da 20. yüzyılda da gücünü bir şekilde sürdürmüş ve örneğin din adamları Pehlevi rejiminin tepeden modernist reformlarının en önde gelen muhalifleri olmuşlardır.

Bu noktada, Türkiye’deki tepeden, sekülerist ve modernist reformlara, toplum düzeyinde özellikle tarikatlardan belirli düzeyde tepkiler gelse de, bu tepkilerin son tahlilde sınırlı kalmasının en önemli nedenlerinden bir tanesinin Ulema sınıfının çoktan devlet denetimi altına alınmış olması olduğunu söylemek yanlış olmaz. İran’da ise bu yapılamadığı için, Pehlevi rejiminin modernist reformları, baskıcı ve otoriter yönetimle de birleşince sonuç din adamlarının öncülük ettiği ayaklanmalar ve sonrasında siyasal iktidarı ele geçirdiği 1979 İslam Devrimi olmuştur. 

İran’da İslami Devrim’den sonra siyasal ve toplumsal yaşam çok radikal bir değişiklik geçirmesine rağmen, aslında süreklilik taşımaya devam eden bir unsur, devletin İran toplumundaki merkeziliğidir. İslami rejim de zaten bu “merkez”in yönetici sınıf olan mollalar tarafından asla elden bırakılmaması üzerine kurgulanmıştır. Toplumların evriminde, devrim ve radikal reformlarla beraber çok şey değişse bile, aslında uzun erimli ve tarihsel olarak bakıldığında bazı şeylerin değişmeden devam ettiğini gözlemlemek, Alexis de Tocqueville’in “Eski Rejim ve Devrim” kitabında Fransa ve Fransız Devrimi özelinde gözlemlediği, ilginç bir husus olarak karşımıza çıkar.

Aslında İran’daki merkezi devletin, devlet içi bir zümre tarafından ele geçirilmesi durumunun bir noktaya kadar Türkiye’de de olageldiğini söylemek mümkündür. Türkiye’de de neredeyse kendi başına bir sınıf olduğunu iddia edebileceğimiz Ordu’nun, İran’daki din adamları sınıfından farklı, modernist ve laik, bir siyasal kimlikle olmakla birlikte, İran’daki molla sınıfına benzer bir konum ve işlevde olduğunu söylemek yanlış olmaz. Diğer bir deyişle, imparatorluk mirasçısı bu iki ülkede de devletin merkeziliği ve sivil toplumu baskılanması değişmemiş, değişen devleti ele geçiren zümre (birinde Ordu diğerinde Ulema) ve onun siyasal kimliği ve ideolojisi olmuştur. 

Tabii Türkiye, 1950’den sonra, Ordu’nun temel meselelerdeki belirleyiciliği değişmeksizin, İran’ın tersine görece demokratik bir siyasal sisteme sahip olabilmiştir ve bu önemli bir farktır. Ayrıca AKP’nin 2010’lu yıllarından itibaren Türkiye’de Ordu’nun belirleyicilik gücü de ciddi oranda azalmış, yerini Erdoğan’ın otoriter popülist yönetimine bırakmıştır. 

 1)Örneğin, Blaydes, Lisa and Chaney, Eric (2013). “The Feudal Revolution and Europe’s Rise: Political Divergence of the Christian West and the Muslim World before 1500 CE”, American Political Science Review, 107 (1): 16–34

Emrah Gülsunar Kimdir?

1987 yılında İstanbul’da doğdu. 2011 yılında ODTÜ Ekonomi bölümünde lisans, 2014 yılında Ankara Üniversitesi Siyaset Bilimi bölümünde yüksek lisans eğitimin tamamladı. 2012-2016 yılları arasında TOBB Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesi Siyaset Bilimi bölümünde araştırma görevlisi olarak çalıştı. 2014 yılında ODTÜ Siyaset Bilimi bölümünde başladığı doktorasını 2016 yılında yarıda bıraktı ve İsveç'teki Lund Üniversitesi Ekonomi Tarihi bölümünde doktora araştırmacısı olarak çalışmaya başladı. Halen aynı üniversitede tarih, siyaset ve ekonomi disiplinleri üzerine akademik çalışmalarını sürdürmektedir.