• Erinç Yeldan’dan seçim sonrası için 3 senaryo! IMF gelirse nasıl geri gelir?
    29 Mart 2019

    ESRA KOÇAK MAYDA /Ankara Seçimlere üç gün kala piyasalardaki durgunluğu, dolardaki hareketliliği ve seçim sonrası ekonominin durumunu Bilkent Üniversitesi İktisadi, İdari ve Sosyal Bilimler Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Erinç Yeldan’a sorduk.

    Dolardaki bu dalgalanmanın asıl nedeninin çok uzun süreden beri biriktirilen ve hasır altı edilen sorunların bir yansıması olduğunu söyleyen Yeldan, 31 Mart seçimleri sonrasında ise ekonominin AKP’nin kazandığı ya da kaybetti her iki senaryoda bir kriz yaşanma ihtimaline dikkat çekti.

    Yeldan: Biriktirilen sorunların faturası daha acı ve derin olacaktır

    “TÜRKİYE SANAYİSİZLEŞME YAŞAYAN TİPİK BİR ÜLKE OLDU”

    Dolardaki bu dalgalanmayı nasıl yorumlamak gerekiyor? Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın açıklamaları ve piyasaları tehdit etmesiyle yorumlamak galiba yetersiz kalıyor artık bu iniş çıkışları açıklamakta.
    Türkiye ekonomisi çok uzun süredir biriktirilen sorunların, hasır altı edilen gerginliklerin artık daha fazla saklanamadığı günler yaşıyor. Bugünkü sorunlar elbette kendi kendine akşamdan sabaha oluşmadı. Uzun yıllardır sürdürülen Türkiye’nin uluslararası iş bölümü içerisinde bir taşeron sanayici, yan dallar üreticisi, teknolojiyi ithal eden, ucuz bir iş gücü deposu ve geniş iç pazar tüketim deposu olarak ithalat cennetine çevrilmeyi ön plana koymuş, neoliberal stratejinin yansımasıdır. Bu stratejinin mihenk taşları içerisinde çok gerilere gitmeyelim, ama AKP’nin 2001 krizi sonrasında Kemal Derviş güdümünde “güçlü ekonomiye giriş” adı altında, sanki bir paradoksal olarak aslında Türkiye ekonomisinin kendi iç dinamiklerini tamamıyla tahrip edildiği, tasarruf yatırım dengesinin tamamen bozulduğu ve bunun cari işlemler açığı diye çok önemli bir kırılganlık göstergesiyle bir kırılganlığa mahkum edildiği bir konjonktüre sürüklendi.

    Türkiye ekonomisi -ki bu IMF’nin yıllar önce yaptığı bizim tespitlerimize katıldığı bir yorumdur- yurtdışından döviz sağladığı sürece uluslararası sermaye hareketlerini çekebildiği sürece büyüyen, çoğunlukla da dış borçlanma yaratan, uluslararası sermaye hareketleri şu veya bu nedenle içeriden ya da dışarıdan konjonktürel bir şokla veya doğrudan doğruya bizim yarattığımız bir beceriksizlikle, kötü idare tarzıyla, uluslararası sermayenin mantığına aykırı gelen herhangi bir adım ile bu şantaj altında 2000’li yılları geçirdi. 2009 krizinden sonra tekrardan sıcak para akımlarının büyüsü ile Türkiye ucuz ithalat, ucuz işgücü, harcıalem teknolojiyle sürüklendiği bir sanayileşme yapısı yaşadı. Bu süreçte Türkiye’nin kendi özgün girdi çıktı bağlantıları, kendi teknolojisini geliştirme konusunda ciddi tahribat yaşadığı için sanayinin gerek istihdam gerekse üretim payları geriledi. Türkiye sanayisizleşme yaşayan tipik bir ülke oldu. Sanayisizleşmeyle beraber bunu bertaraf edecek hepimizin bildiği bir inşaat çılgınlığı, havalimanı, köprüler, Kanal İstanbul gibi mega projeler girdabına sürüklendi. Bunların hepsi döviz anlamında ülkeyi darboğaza sokacak, dış borçlarımızı arttıracak ve siyasi bağımsızlığımızı tehlikeye düşürecek atılımlardı. Şimdi bunun sonuna geldik. Çünkü Türkiye benzeri gelişmekte olan yükselen piyasa ekonomileri denilen gruba uluslararası finans sermayesinin aktaracağı likidite, ucuz döviz bütün dünyada artık kurumaya başladı. İşte İstanbul finans burjuvazisinin bütün uluslararası finans piyasalarıyla beraber ortaklaşa kaygısı malum Amerikan Merkez Bankası FED faizleri artırmaya gidecek mi, bu bol ve ucuz ABD Doları likiditesi artık geriye çekilecek bir sünger gibi emilecek mi ? İşte bu Amerika’nın çok yüksek dış ticaret açıklarını finanse etmek için dünyaya saçtığı ucuz dolarlar dönemi geride kalacak. Artık dünyamız bu kadar rahat, neredeyse sıfır faizle borçlanabileceğimiz ucuz likidite dönemini geride bırakıyor. Öte yandan durgunluk devam ediyor. bu durgunluk kendini, Avrupa’da doğrudan doğruya üretkenlik kayıpları, göç dalgalarının da yarattığı sosyal sorunlarla beraber yoğrulmuş Almanya’nın yavaşlaması, Fransa, İtalya’nın negatif büyüme oranlarına sürüklenmesi, İngiltere’nin Brexit süreci içerisinde yaşadığı gerginlikler gibi gösterdi. Avrupa, kapitalizmin mevcut krizini ancak büyük durgunluk dediğimiz bir süreçle hep öteleyerek, günlük geçici çözümler yaratarak aşma çabasına girdi.

    Türkiye ise bütün bunlar yanında doğrudan doğruya parlamenter demokratik rejimini lağveden, katılımcı demokrasi kurumlarının tahrip eden bir rejim değişikliğine yöneldi. Bu rejim değişikliği süresince Türkiye’nin yetiştirilmiş tecrübeli, bilgili kamu bürokratik kadroları tahrip edildi, dağıtıldı, kamu bürokrasisinde liyakat sistemi yerine risk alamayan, karar alamayan, öngörüde bulunamayan hemen hemen tek tasası, derdi üst amirine hoş görünmek olan pasifize edilmiş bir görünüm aldı. Dolayısıyla Türkiye kamu idaresi bugün çökertilmiş durumda. Bu Türkiye’de demokratik kazanımlar olmadığı bir yere yabancı sermaye yatırımı gelmez gibi son derece basit bir denklem üzerinden gitmiyorum. Türkiye kendi aklını, kendi dinamiklerini harekete geçirecek bilgi, beceri ve kadrolarını kaybetti. Böyle bir ortamda ileriye yönelik projeler üretmek, yeni stratejiler geliştirmek, günlük sorunların çözümünün ötesinde 21. yüzyıla ilişkin hamleleri yapmak bir tarafa dursun Türkiye’nin şu anda mevcut potansiyelini harekete geçirecek bir ataletten bahsediyoruz. Bu şartlarda hem dış konjoktürden kaynaklanan hem de Türkiye’nin kendi içinde yarattığı bu demokrasi tahribatının neticesinde yalnızlaştık. Bu arada hatırlayacak olursak Halk Bankası’nın İranlı iş adamı ile olan ahlaksız münasebetleri ve bunların Amerika’da çok ciddi adımlar atılmasına yol açtı. Burada ortaya çıkan kayıt dışı paranın çeşitli muhasebe oyunlarıyla, ikili ilişkiler yoluyla İstanbul’a kazandırma operasyonları bütün dünyada kaygıyla ve tepkiyle karşılandı. Bunlar bizim medyamızda sürekli olarak gözardı edilerek bir terörist saldırı hamaseti altında nitelendirildi. “Türkiye uluslararası mali piyasaların kurallarına” göre değil, ahbap çavuş ilişkileri içerisinde bu kayıt dışı parayı her ne pahasına olursa olsun ülkeye kazandırma uğraşına girdi. Tüm bunlar piyasalar açısından bir kırılganlık ve güvensizlik yaratan unsurlar. İktisadi olarak temel göstergelere bütün bunların yansıması önce yüksek cari işlemler açığı sonra bu cari işlemler açığını finanse etmek için kullanılan döviz girişlerinin dış borç yaratıcı öğeler içermesi ve dolayısıyla özellikle kısa vadeli olmak üzere Türkiye’nin dış borçlarının hızla yükselmesidir. Bir rakam vermeme izin verin lütfen, Türkiye’nin dolar cinsinden toplam milli geliri kabaca bir hesapla 800 milyar Dolardır. Türkiye’nin 2009 krizinden bu yana ürettiği toplam dış borç stoku bu rakamın çok çok üzerindedir. Bunun da 3’te 1’i neredeyse inşaat yatırımı olarak kullanılmıştır. Dolayısıyla Türkiye her 1 dolarlık milli gelir için kabaca 1 buçuk dolar dış borçlanan bir ülkedir. Bu dış borç teknik olarak, kısa vadeli dış borcun merkez bankası rezervlerine oranı, merkez bankası rezervlerinin ithalat hacmine oranı, içeride kamu maliyesinde iç borç stokunun milli gelire oranı, faiz dışı bütçe dengesinin milli gelire oranı işte bütün bunlar ciddi anlamda kötüleşmiş durumda. Örneğin bu kısa vadeli dış borçların merkez bankası rezervlerine oranı özellikle 1997 Asya krizi sonrasında, 2001 Arjantin krizinde çok önemli bir kriz öncü göstergesi olarak görüldü. Ondan dolayıdır ki tüm dünyada Türkiye, Çek Cumhuriyeti, Polonya gibi piyasa ekonomilerinde merkez bankası rezervlerini güçlü tutma telaşı başladı. Şu anda kısa vadeli borç stokunun merkez bankası resmi rezervlerine oranı 100’de 120’ye ulaşmış durumda.

    YAŞADIĞIMIZ KRİZ SÜRECİ DİĞERLERİNDEN ÇOK BAŞKA

    Tüm bu göstergeler ışığında bir kriz öngörebilir miyiz?

    Aynı suda iki defa yıkanılmaz, aynı gösterge başka tarihsel koşullarda aynı sinyali vermez, dünya değişti, göstergeler değişti, konjonktür çok başka. Fakat bir kırılganlık göstergesi olarak tamamıyla teknik düzeyde baktığınız vakit Türkiye yüksek borçlanıcı, yüksek bütçe açığı ve yüksek enflasyon bakımından kırılgan 5’li arasındaki en kırılgan ülke. OECD ekonomileri arasındaki en kırılgan ülke, yükselen piyasa ekonomileri arasında ilk 3’e giren ülke, Venezüella ve Arjantin’den sonra en yüksek enflasyona sahip ülke Türkiye.
    Ne zaman nasıl kırılacağımızı merakla bekliyoruz. Yaşadığımız kriz süreci gerek Türkiye’de gerek dünyada bundan evvel yaşadığımız finansal kriz süreçlerinden çok önemli farklılıklar gösteriyor. Bundan evvelki krizlerin yapısal koşullarında çoğunlukla bankacılık sektörünün kırılganlığı ve aşırı borçlanması ve pozisyon açıkları, döviz varlıkları ve döviz yükümlülükleri arasındaki fark çok önemli bir göstergeydi. Gerek bütün dünyada ve gerekse Türkiye’de alınan bankacılık sisteminin daha sağlıklı olmasına yönelik tedbirler sayesinde Asya krizinin dünya finans piyasalarının edindiği tecrübelerin yansıması olarak, bugün bankacılık sistemi üzerinden ya da finans kesimi üzerinden değil doğrudan doğruya üretici şirketler üzerinden bu kırılganlıkları yaşıyoruz. Türkiye’de finans dışı şirketler kesiminin dış borçları ve açık pozisyonları 200 milyar doların üzerinde. Burada bir takım olumlu, istisnai göstergelerle bu resim kamufle edilmeye çalışılıyor. Bu açık pozisyonların ancak çok cüzi bir miktarı kısa vadelidir, borçlar illaki ödenmesi gerekmez, yeniden yapılandırılabilir, “terörist saldırı altındayız”, “spekülatif saldırı altındayız”, “dünya bizi kıskanıyor” gibi açıklamalarla ve muazzam bir medya desteğiyle bir algı operasyonu yapılıyor. Bunlar son birkaç ayın ya da birkaç senenin ürünü değil, yıllardır biriktirilmiş olan, ithalata bağımlı, “her ne pahasına olursa olsun, kayıt içi kayıt dışı fark etmez, yeter ki döviz kazanalım” yaklaşımının ahlaki tehlikesidir bu. Bu şartlarda dikkat ederseniz Türkiye ekonomisinde en yıpratıcı ekonomik kriz olgusu süregelen işsizlik, süregelen durgunluk, giderek temposu yükselen enflasyondan ziyade döviz kurundaki bu ani fiyat hareketlerindeki bu belirsizlik önemli. Türkiye’de ne üreticiler ne Türkiye’ye yatırım yapmak isteyen yatırımcılar ne de Türkiye’nin ihracatçıları önünü göremez halde. Döviz, faiz ve varlık fiyatlarında teknik analiz yapamayacak kadar bir sis perdesi arkasında kaldılar. Bu belirsizlik ve bunun yarattığı dalgalanma Türkiye ekonomisine yatırım, tasarruf, tüketim, ihracat gibi kararların giderek kısa vadeye sıkışmasına neden oldu. Bu kadar kısa vadeye sıkışmış ekonomi elbette spekülasyonun en tahrip edici, en yıkıcı etkileriyle baş başa kalıyor. Bugün spekülasyon bir teknik terim olmaktan çıktı doğrudan doğruya terörist bir silahmış gibi algılanmaya, algılattırılmaya başlandı. Spekülasyon bizim finans derslerinde öğrettiğimiz bir karar alma mekanizmasının teknik bir analizidir. Tüm bu saldırı mizansenin içerisinde, bu hamaset ile sorunlar öteleniyor. Ötelemenin ötesinde sorunların çözümüne yönelik kararların da alınmasında en büyük engeli oluşturuyor.

    YELDAN’DAN SEÇİM SONRASI İÇİN 3 SENARYO

    Aslında uzunca bir süredir kriz sürecinin içerisinde olduğumuza dair bir resim çizdiniz. Peki bu çizdiğiniz resme yapılacak olan 31 Mart seçimlerinin olası sonuçlarını da eklersek Türkiye ekonomisi ne olur?

    İktisadi anlamda da siyasi anlamda da ne yazık ki önümüzde bir kristal küre yok. Ama senaryo senaryo bakalım isterseniz ekonominin durumuna. Benim zihnimde iki tane net senaryo var.

    Birincisi, her şeyden önce büyük şehirler, özellikle İstanbul ve Ankara Türkiye’de siyaseti finanse eden yerel belediyelerdir. Dolayısıyla “belediyecilik bir gönül işi”, “Ankara’ya hizmet vereceğim”, “İstanbul’a şunu yapacağım” diyerek hizmet hamasetini bir tarafa bırakırsak bunun gerçek anlamda Türkiye siyasetinin finansmanı açısından çok önemli olduğunu söyleyebiliriz. Büyük belediyelerin AKP tarafından kaybedilmesi durumunda yaşanması muhtemel siyasi gerginlikleri tahmin edebiliyoruz. Çok büyük olasılıkla bu sonuçların yasal olmadığı, bu kişilerin siyasi olarak ehil olmadıkları, yolsuzluklar, siyasi ahlaksızlıklar içerisinde oldukları arkadaki bir medya gücü ile beraber söylenecek. Bu söylemlerle birlikte şimdiden de dillendirmeye başladıkları kayyımları devreye sokacaklar. Bunların yaratacağı gerginlikler Türkiye’de yeni bir ekonomik kriz konjonktürünün habercisi olur. Çünkü bu siyasi belirsizlik, bunun yarattığı atalet ve liyakate bağlı olmayan idare biçiminin maliyetini biz iktisadi kriz olarak öderiz. Bu dünya literatüründe çok az olan bir kriz türüdür. Bu kriz, doğrudan doğruya finans kesiminin yaptığı hatalardan kaynaklanan bir kriz değil, doğrudan doğruya yönetememe, reel ekonominin kendi kararlarını alamamasından kaynaklanan bir krizdir.

    Bir de ikinci senaryo var. AKP bundan evvelki seçim oranlarına yakın yüzde 50’nin üzerinde bir oy alır, Ankara ve İstanbul’u korur belki İzmir’i alır, büyük belediyeler Kayseri, Afyon, Gaziantep, Bursa, Kocaeli gibi yerler AKP açısından seçim zaferi ile sonuçlanırsa bile, Türkiye’de artık 4-5 sene seçim gündemi olmayacaktır, siyasi gerginlikler olmayacaktır kanısında değilim. Çünkü AKP özü itibariyle İslamcı-Muhafazakar görüşlerin bir koalisyonu şeklinde. Birinci MC (Milliyetçi Cephe) dönemi, ikinci MC, üçüncü MC, Özal’ın ANAP’ının da içerisinde olduğu 90’lı yıllar koalisyonların tekrardan AKP bünyesinde toparlandığı bir harekettir. AKP, sürekli olarak ya bir rant dağıtmak ya da bir kadro vermek gibi bir sisteme mecbur olan aynı zamanda da hep mağdur edilmiş bir siyaset tarzı benimsedi. AKP’nin sürekli bir siyasi gerginliğe ihtiyacı var. Bu PKK terörü olabilir, Suriye ile savaş olabilir, göçmenler olabilir, kadına karşı şiddet olabilir. Sürekli olarak içeride ve dışarıda bir düşman yaratma ihtiyacı duyuyor. Dikkat ederseniz başkanlık seçiminden sonra da halkımıza bu aşılanmış durumda: “Ne olacaksa olsun artık, parlamenter sitemden vazgeçtik artık yeter ki istikrar ve barış olsun.”

    AKP bir istikrar değil tam tersine bir istikrarsızlık ve sürekli bir şiddet konjonktürü üzerine inşa ediyor bütün stratejilerini. Bir defa toplumsal denetimi sürekli olarak askıya alma eğilimi var. Üzerindeki Sayıştay, Yargıtay, Anayasa Mahkemesi gibi denetimlerin dışına çıkmak arzusu içerisinde. Dolayısıyla AKP açısından bu kadar olumlu bir siyasi manzara karşısında bile AKP idaresi barış ve istikrar değil, sürekli gerginliği tırmandıracak, oluşacak olan toplumsal muhalefeti sindirmek için şiddet koşulları üretecektir. Türkiye’nin 1 Nisan itibariyle “seçimler artık bitti, siyasi yarış bitti, bundan sonra yapısal reformlar yapma zamanı, biz 4 sene ekonomiyle uğraşacağız” beklentisi içerisine gireceğini düşünmüyorum, bunu gerçekçi de bulmuyorum.

    Kendi kristal küremden gördüğüm olumlu ve olumsuz senaryo altında da AKP’nin sürekli olarak toplumsal şiddet ve gerginlik yaratan idare tarzını sürdüreceğini düşünüyorum.

    “EN İYİ MALİYE BAKANI BİZİM BAKAN OLABİLİR!”

    Olumlu bir senaryonuz yok anladığım kadarıyla.

    O zaman üçüncü bir senaryo daha ekleyebiliriz buna. Ne kadar gerçekçi olur onu bilemiyorum ama. Bu senaryo çok kolay ama kolay olduğu kadar da uygulaması zor siyaseten. IMF’ye hiç gitmeden, yine bu içerisinden çıkılmaz para politikası manipülasyonu gibi uluslararası finans burjuvazisinin ihtiyaçlarına cevap verebilecek bir reformlar silsilesi geliştirilebilir. Mali disiplin bunların çok net bir parçası, sermaye hareketleri üzerinde tam serbesti ve güvence bunun başka bir parçası, döviz kuruna hiçbir müdahale olmayacağı bir ekonomik sistem bunun diğer bir parçası, bütçenin dengelenmesi için emekli ve memur maaşlarının ertelenmesi, asgari ücretin düşürülmesi, mega projelerin ertelenmesi gibi maddeleri içeren yerli ve milli istikrar paketi ilan edilebilir. “Merkez Bankası başkanımız Yılın Merkez Bankası başkanı aday gösterildi, en iyi Maliye Bakanı bizim Maliye Bakanımız oldu” gibi başlıklarla yandaş medya desteğiyle bu yerli ve milli program tüm dünyada öyle bir hayranlık uyandırır ki, IMF, OECD, kovduğumuz McKennesy, Morgan’ı hepsi “bu Türkler ne yapıyorlarmış” diye Türkiye’ye gelip, destek vermeyi taahhüt ederler ve biz de “e madem destek olmak istiyorsunuz ağanın eli tutulmaz” diyerek yatırımlara kapı aralarız. Gülmeyin böyle bir senaryo elinizdeki medya ordusuyla pekala kurgulanabilir.

    FAİZİN DÜŞMESİ İÇİN MERKEZ BANKASI’NIN PARAYI DEĞERLİ KILMASI LAZIM

    Yakın zamanda Merkez Bankası’nın faizle ilgili farklı bir karar alması mümkün olabilir mi?
    Paranın 3 adet fiyatı vardır. Bir, paranın fiyatı enflasyon düzeyinin tersidir yani enflasyon ne kadar düşükse para o kadar değerlidir. İki döviz kurunun karşısındaki paranın fiyatı. Üçüncüsü de faiz. Bu üç fiyatın da ahenkli bir denge sistemi içerisinde tutarlı olması lazım. Bunun piyasalara yansıması şudur: Enflasyon oranı mal ve hizmet piyasalarında arz ve talep ile belirlenir. Dolayısıyla mal piyasası, para piyasası ve yurt dışı döviz piyasası ekonominin genel dengesini belirler. Eğer mal piyasasında bir eşitsizlik söz konusu ise para piyasasında da bir eşitsizlik söz konusu olabilir, enflasyon yüksekse onu kompanse edecek faizin de yüksek olması lazımdır. Döviz piyasası dengeden çıkmıştır onun dengelenmesi gereklidir. Bütün bu açıklamalardan sonra, vardığımız nokta merkez bankasının yüzde 20’ye ulaşan enflasyonu yıl sonuna kadar tek haneye indirebiliriz diyebilmesi için parayı değerli kılması lazım. Türkiye’de yaratılan bu kavram kargaşasının en önemli tahribatı bu oldu bence. Vatandaş zannediyor ki Merkez Bankası faizi belirliyor. Hayır Merkez Bankası kendi faizini belirliyor ve bu gösterge niteliğinde hem bankacılık sistemine hem de finansal sisteme bir sinyal oluşturuyor. Ama bankacılık sisteminin çalıştığı faiz, Merkez Bankası’nın ilan ettiği faiz değil. Şimdi Merkez Bankası yüksek bir faiz verdiği noktada “ben enflasyonu düşüreceğim, ben bağımsız karar alan, güvenilir bir kurumum” mesajını verebileceği düzeyde bankaların ekonomi için esas önemli olan faizi düşürmesi söz konusu olabilecektir. Yani Merkez Bankası önce yukarıdan bir faiz ilan edip ve bunun da hakikaten güvenilir, inanılır, güçlü bir sinyal olduğuna herkesi inandırması lazım, beklentileri kırması lazım. Faizler belki ilk anda yükselecektir fakat ondan sonra hızla düşmeye başlayacaktır. Şimdi biz bu temel iktisada giriş gerçeğini Sayın Erdoğan’a bir türlü anlatamadık. Sayın Erdoğan’ın kafasında “faiz enflasyonun nedendir” diye bir slogan var. Faiz paranın fiyatıdır, enflasyon yüksekse faizin de yüksek olması gerekmektir. Bu iktisada girişin temel mantığını “kabul etmiyorum” diyemezsiniz.

    Ekonomi için tasarruf, yatırım, döviz kararları için önemli olan faiz de piyasada belirlenen faizdir, o da Merkez Bankası’nın alacağı olumlu sinyallere dayalı olarak zaman içerisinde düşecektir. Şu anda Merkez Bankası’na “hayır faizleri yükseltemezsiniz, yükseltirsen de bunu açık olarak yapmayacaksın, karmaşık politikalar kullanarak yapacaksın, hiç kimsenin faizleri yükselttiğinden haberi olmayacak” şeklinde bir müdahale yaparsanız beklentileri kötüleştirirsiniz, risk pirimi yükselir, risk pirimi arttıkça piyasanın çalıştığı faizler de yükselir. Dolayısıyla ekonomiye bu şekilde müdahale etmek hem para politikasını işlevsiz hale getiriyor hem belirsizlikleri arttırıyor hem de Merkez Bankası ve diğer kurumlara olan güveni sarsıyor.

    KAMU BANKALARI KREDİ AÇMAYA, MÜŞTERİ BULMAYA KOŞULLANDIRILDI

    Kamu Bankalarının açıkladığı yüksek görev zararları neden kaynaklanıyor?

    Öyle zannediyorum ki, kredi açmaya koşullandırılmalarından kaynaklanıyor. Kredi hacmini yükseltebilmek için Eylül, Ekim aylarında çok ciddi bir kredi daralması oldu, yüzde 15’in de üzerine çıkan bir daralma oldu. Buna karşı kamu bankaları talimatla müşteri bulmaya ve kredi vermeye koşullandırıldı.  Bu durum devam edebildiği sürece edecek. Kredi garanti fonu ile başlayan mirasyedi çılgınlığı kamu bankalarının kredi yoluyla devam ediyor. Şimdi yap işlet devret modeline getirdiği fonlarla devam ediyor.

    Kamu Bankalarından rekor zarar

    Ziraat Bankası kredi faizlerini indirdi