• Röportaj | Türkiye’de tarımsal üretim çöküyor: 270 milyarlık hasılaya 120 milyar banka borcu
    13 Eylül 2019

    Ülkemizde yaz aylarının ardından çarşı pazarda fiyatlar artmaya başlar, çiftçiler mahsüllerini yok pahasına satmak zorunda kaldıkları için veya bankalara olan borçlarını ödeyemedikleri için akşam bültenlerinde daha sık görünür olur, enflasyon yükselmeye devam eder, kadınların üzerine yıkılan yemek yapma derdi on milyonlarca yurttaşımız için her gün daha da zahmetli hale gelir.

    Tüm bu problemlerin kaynağında yatan sorunları ve çözüm önerilerini tarımsal ve kırsal kalkınma uzmanı Ergin Kahveci ile konuştuk.

    Uzun yıllara dayanan deneyimi ile sorularımızı yanıtlayan Kahveci ile “Türkiye’nin Tarımı” üzerine yaptığımız söyleşinin ilk bölümü olan “Türkiye’de Tarımsal Üretim, Çiftçilerin Durumu ve Kooperatifçilik” başlığını okurlarımızın beğenisine sunuyoruz.

    Geçmişte kendi kendine yetebilen ender ülkelerden biri olarak anılan Türkiye’nin bugünkü durumunu nasıl tarif edersiniz? Bu durumun temel sebepleri nelerdir?

    Bu sorunun cevabını vermek için biraz geriye gitmek gerekiyor. Sonunun ese başladığı tarih 1940’ların sonundaki Marshall Yardımları dönemine denk geliyor. Sonraki dönemde aslında avantaj olarak görülen, 1960’larda kırsalın çözülmesi, kentlere akın edilmesi ve bir taraftan da tarımda mekanizasyonun artışıyla birlikte verimliliğin de artması ile birlikte bir taraftan avantajlı bie taraftan da dezavantajlı bir yapı söz konusu. 

    Kırsal çözüldükten sonra, kırsal üzerindeki pplanlama da çözüldü. Ayrıca kırsalın çözülmesi ile birlikte şehirlere akın edenlerin de planlanmaması ile iki taraflı bir bedel ödemek zorunda kaldık. Hem kırsaldaki insanların kapasitelerini kaybetmiş olduk, onların üretime katkılarını kaybetmiş olduk hem de şehirlerin çeperindeki alanlarda oluşan gecekondularda yaşayan insanlara eziyet etmiş olduk. 

    Bir kırılma noktası daha var ki o da 1980 sonrası dünyadaki küresel ekonominin krize girmesi ve küreselleşme adı altında az gelişmiş ülkelere dayatılan neoliberal politikalar. Bu politikalar 24 Ocak Kararları ile Türkiye’ye de geldi ve tarımla ilgili olarak dile getirilen şeyler, “devlet şeker mi üretir, tütün mü üretir?” gibi söylemlerlerdi. Bu söylemlerle, toplumun önüne, Türkiye’deki tarımsal desteklerin yapısını değiştirecek bir doğrultu koyuldu. Taban fiyatlarının desteklenmesinin kaldırılması ve yerine doğrudan gelir desteği olarak tarif edilen bir uygulamanın model olarak çiftçinin önüne konulması tercih edildi.

    Bu süreç iki sonuca yol açtı. Birincisi, çiftçinin üretim yapmadan da para kazanabileceği bir durum oluşmuş oldu. İkincisi ise spekülasyonlara sebep oldu. 

    Birden bire çiftçi sayımız arttı, işlenen arazi miktarlarımız arttı; fakat üretimde düşüşler başladı. Özellikle 2006 sonrası yılda 100 bin ile 150 bin civarında çiftçinin kırsaldan çözülmesi ve şehirlere akın etmesi gibi bir durum ortaya çıktı.

    Yani arazi parası alıyorsa araziyi işlemesine gerek kalmadı, onun yerine şehirde çalışacak bir iş bulup arazi parasını da cebine koyma şansı oldu. Oysa, yapılması gereken şey araziye değil üretime para verilmesiydi. Bu sorun sonradan fark edildi ve 2009’da uygulamaya son verildi. Yaklaşı sekiz buçuk milyar kaynak kullanıldı, üretimin artmasına bir faydası olmadı. 

    Taban fiyatları destek uygulamasının kaldırılması, bunun yerine doğrudan gelir desteğinin konulması, yine bir kırılma noktası olarak 1996 yılında Avrupa Birliği ile Gümrük Birliği Anlaşması’nın yapılması gibi uygulamalar toplamında ortaya çıkan sonuç bence bir yerde kırılacak ve Türkiye bunun bedelini ağır ödeyecek. Çünkü bu güdülen mantık üretileni cezalı, üreteni de suçlu yerine koyuyor. 

    Bu kırılma noktalarından geldik ve bugünkü duruma yığıldık ve bir de yönetememe sorunu eklendi bunun üzerine ki bu ciddi bir durum.

    Tarımsal üretimin temel aktörü olan çiftçilerin durumu nedir? Çiftçiler hangi sorunlarla karşılaşıyorlar? Kooperatifler çiftçilerin sorunlarına çözüm olabiliyor mu?

    Öncelikle şöyle somut bir cevap vereyim, çiftçilerin yüzde 50’si tarımdan para kazanamadıklarını düşünüyor ve gelecekte de tarımdan para kazanılamayacağını söylüyor. 

    Ayrıca, çiftçilerin yüzde 40’ı da kendilerinden sonraki neslin çiftçilik yapmayacağını düşünüyor. Gelecek nesillerin çiftçilik yapmasını da istemediklerini söylüyor. Bir anlamda Türkiye’de çiftçilik çöküyor. Neden çöküyor, şu an itibarıyla çiftçilerin bankalara 120 milyar lira kredi borcu var. Türkiye’de tarımsal hasıla bitkisel üretim, hayvansal üretimde canlı hayvanların değeri toplamında 2018 verileriyle 380 milyar lira düzeyinde. Bu toplamdan canlı hayvan değerini çıkardığınızda geriye 260-270 milyar lira kalıyor. Yani tarımsal olarak üretim sonucunda elde edilen 260-270 milyar liralık hasılanın karşılığında 120 milyar lira borç var. Bunun sürdürülebilirliği yok.

    Çiftçiler bunu düşünecek durumda değil sahipsiz ve yalnız kalmış durumda. İlginç bir durumdur mesela, çiftçi tarımdan para kazanamadığını söylüyor ve devletin tarım politikalarından yüzde 80 oranında memnun değil ama siyasi olarak hükümetten memnun.

    Bildiklerimizi unutup yeniden kurgulamamız gerekiyor

    Çiftçi tam bir açmazın içerisinde kalmış. Ben bunu şöyle görüyorum, Türkiye’de kırsaldaki yaklaşık 20 milyon insanın hem düşünce olarak hem üretim olarak hem de mantık ve ilgili diğer alanlar olarak bir yapı söküme uğratmadan yani buradaki insanların düşünce yapılarını farklılaştırmadıkça; bulundukları mekanları yaşanabilir mekanlar haline getirmedikçe bu konuştuğumuz sorunları konuşmaya, tartışmaya devam ederiz.

    Bu alanı yapı sökümüne uğratmamız ve yeniden yapmamız gerekiyor. Bildiklerimizi unutup yeniden kurgulamamız, yeniden kurmamız gerekiyor. 

    Çünkü bundan 30 yıl önce çiftçilerin bize duyduğu güvenin bugün mevcut olmadığını görüyorum. Kırsalın toplumsal kanaat önderleri, ideolojik önderleri ve teolojik önderleri değişti ve kırsal teknik önderlerini terk etti. 

    Mesela özellikle büyük çiftçilerde tarımda teknik yardım aldığını söyleyen kesim yüzde 40 oranında ama ne ekeceğine karar verirken teknik yardım alan ya da soranların oranı sadece yüzde 1. 

    Diğer yandan, Türkiye kooperatif fetişizmini yani kooperatif seviciliğini en az 30 yıl terk etmek zorunda. 

    Kooperatifçilik dediğimiz model, ortak üretim modelidir. Ortak üretim modeli için, bir ortak üretim kültürüne sahip olmamız gerekiyor. Bunun için de bir altyapınızın olması gerekiyor. Mesela, köy enstitülerinde insanlar ortak üretim yapıyorlardı ama bir ortak hedefleri vardı. Şimdi bizim kırsalın önüne koyduğumuz hedef ne? Kırsalın önüne koyduğumuz hedef, şehire gitmek. Şehirde yaşayabilecek hale getirmek. Kırsalın hedefini, kırsaldan çözülmek olarak koyduğumuz takdirde bizim ortak bir şey yapma şansımız yoktur. Bu birinci durumun özetidir.

    İkinci olarak ise, bu kooperatifçilik Almanların deneye deneye bulduğu bir modeldir. Orada başka bir ticari kültür var. Bizim çiftçimiz, küçük meta üreticisi dediğimiz aile işletmesi dediğimiz durumu düşünürsek, bundan 30-40 yıl önce bir çiftçinin bahçesine gidip “şuradan iki kilo kiraz satar mısın bana” dediğimizde, “ya ayıptır, ne satması, satmak ne demek, al istediğin kadar” derdi. Biz pazarlamayı bilmiyoruz ki zaten. 

    Almanlar veya benzer toplumlar adı kooperatif olmakla birlikte, küresel rekabete ayak uydurmak için şirketleştiler, şirket gibi yönetiliyorlar.

    Türkiye’de ise ticari maksatlı, ekonomik maksatlı, mesleki ve sosyal amaçlı tarımsal örgütlerin sayısı 14 bin 385. Bu örgütlerin toplamda 5 milyon 292 bin üyesi var. Bunlara ziraat odaları ve meslek gruplarının kurumları dahil değil. Sadece 14 bin tarımsal örgütün olduğu bir ülkede 385 kooperatiften bahsetiyorsak ne güzel. Bu 385 kooperatifi gündeme oturtup, sanki bu kooperatiflerin bir çözüm olduğunu topluma dayatmaya çalışıyoruz. 

    Ben Türkiye’de 30 yıl boyunca kooperatiflerin başarılı olmasının önündeki en büyük engelin; kırsaldaki sosyal yapının, ekonomik yapının, özellikle de inançlara dayalı yapının ve kırsaldaki insanların kimleri dinlediğini, kimlere hayır diyemeyeceğini belirleyen yapının olduğunu düşünüyorum. 

    Kooperatif konusunda bir kaç başarılı örnek üzerinden Türkiye’nin önüne böyle bir dayatmanın çıkarıldığını düşünüyorum. Ben sosyo-liberal bir model oluşturulması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü bu kooperatiflerin arkasındaki kamu gücünü çektiğiniz anda bir süre sonra hepsi çöker. Neden? Çünkü, sistem bunun üzerine kurulu. Kooperatiflerde üyelerin bir sorumluluğu yok ki, üç beş tane yönetici almış götürüyor.