Mor Çatı: Kadına yönelik şiddet ‘aileyi koruma’ bahanesiyle görünmez kılınıyor

Özlem Meral

Temmuz ayında 31 kadın erkekler tarafından öldürüldü. Üst üste gelen cinayetler arasında sadece Emine Bulut’un eski eşi Fedai Varan tarafından öldürülüşü, toplumsal tepkiyi görünür kıldı. Tepkinin ardından kadın örgüleri hükümetin hedefinde olan ‘İstanbul Sözleşmesi’nin uygulanması için çağrılarını yineledi.

2011’de İstanbul’da imzaya açıldığı için ‘İstanbul Sözleşmesi’ ismiyle anılan sözleşme kadın ve çocuklara yönelik şiddetin önlemesine maddeler içeriyor. 1 Ağustos 2014’te yürürlüğe giren Sözleşme ‘toplumsal cinsiyet eşitliği ilkesine’ dayanıyor.

8 yıldır yürülükte olan İstanbul Sözleşmesi uygulanmadığı gibi, hükümete yaın kesimler sözleşmenin “Türk aile yapısına zarar verdiği” propagandasıyla, Türkiye’nin sözleşmeden çekilmesini isteyen bir kesim de giderek örgütleniyor.

Sözleşmenin imzalanma sürecinde takibine kadar pek çok aşamasında yer alan Mor Çatı Derneği’le İstanbul Sözleşmesi’ni konuştuk. Sözleşmenin uygulanmadığının altını çizen Mor Çatı Derneği, “Sözleşmenin uygulanması noktasında yargı organlarının da çekimser davrandığını görüyoruz. Oysaki bilindiği üzere uluslararası insan hakları sözleşmeleri Anayasanın 90. Maddesi gereğince tıpkı iç hukuktaki yasalar gibi doğrudan uygulanması gerekiyor. Yargıçlar ve savcılar ile İstanbul Sözleşmesi’ni doğrudan uygulamayı tercih etmiyor. ” diyor.

Mor Çatı aktivistlerinin sorularımıza verdiği yanıtlar şöyle:

Bu kapsamda hükümetin ilk olarak kadına ve çocuğa yönelik şiddete çare olarak sunduğu 1 Ağustos 2014’te yürürlüğe giren İstanbul Sözleşmesi, ne kadar uygulanıyor?

Bu sorunun yanıtı için İstanbul Sözleşmesi İzleme Platformu’nun gölge raporunu ve GREVIO (sözleşmenin izleme organı) değerlendirme raporunu baz alabiliriz. Esasında sözleşmenin gereği gibi uygulanmadığını ve hatta ihlal edildiğini, yapılan çoğu uygulamanın da genellikle göstermelik olduğunu görüyoruz.

Örneğin sözleşme hükümetin, sivil toplum kuruluşlarıyla ilişki ve işbirliği içinde olması gerektiğini söylüyor. Ancak hükümet bağımsız kadın örgütleri ile ilişki kurmak bir yana, 25 Kasım ve 8 Mart’ta kadına yönelik şiddetle mücadele ve kadın-erkek eşitliği için sokakta olan bu örgütleri “marjinal” ilan ederek onları itibarsızlaştırmaya çalışmayı tercih ediyor.
Kadına yönelik şiddet içerikli toplantılara, yıllardır kadına yönelik şiddetle mücadele alanında çalışma yürüten kadın örgütleri davet edilmezken, kuruluşları sırasında hükümet desteği almış olan kadın örgütleri, kadın konusu ile alakalı olmayan yerel örgütler, erkeklerin sözlerini dile getiren örgütler vb. davet ediliyor. Hükümet, GREVIO adayının seçimi sırasında bile kadın örgütlerinden oluşan izleme platformunun gösterdiği aday yerine, kendi belirlediği bir kişiyi aday gösterip seçilmesini sağlıyor.

Sözleşmenin uygulanması noktasında yargı organlarının da çekimser davrandığını görüyoruz. Oysaki bilindiği üzere uluslararası insan hakları sözleşmeleri Anayasanın 90. Maddesi gereğince tıpkı iç hukuktaki yasalar gibi doğrudan uygulanması gerekiyor. Yargıçlar ve savcılar ile İstanbul Sözleşmesi’ni doğrudan uygulamayı tercih etmiyor.

Sözleşmeye göre önleyici tedbirler bağlamında hakim ve savcıların toplumsal cinsiyet eşitliği eğitimi alması gerekiyor ancak bu eğitimler verilmiyor. Hem yargının bağımsızlığını yitirerek uluslararası sözleşmeler ve anayasa yerine, hükümetin defalarca dillendirdiği “ahlaki değerler”e saygı duymasından hem bu eğitimleri almamış olmasının bir sonucu olarak hakimlerin toplumsal infial yaratan cinayet ve istismar davaları dışında, hatta bazen bunlarda bile, çoğu kez haksız tahrik indirimi, tutuksuz yargılama, ceza indirimi gibi adaletten uzak kararlar verdiğini görüyoruz.

LGBTİ+’lara uygulanan şiddet, baskı, ayrımcılık ve nefret cinayetleri “genel ahlak” adı altında meşrulaştırılarak yasal süreçlerde haksız tahrik gerekçesiyle cezasızlıkla sonuçlanıyor. Oysaki sözleşme şiddet olaylarında “namus, kültür, töre, din…” gibi sebeplerin öne sürülemeyeceğinin açıkça altını çiziyor.

Sözleşmede belirtilen toplumsal cinsiyet, uyruk, etnik azınlık olma durumu, mülk, doğum, cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği, yaş, sağlık durumu, engellilik ve göçmen ya da sığınmacı olma durumları Anayasa’nın eşitlik ile ilgili maddesi ile uyumlu hale getirilmemiş durumda. Kadına yönelik şiddet davalarında sivil toplum örgütlerinin müdahil olma hakkı sözleşmede açıkça yer almasına rağmen çoğu zaman bu talebimiz reddediliyor.

Sözleşmede eşe karşı işlenen suçlar ağırlaştırıcı sebep sayılıyor. Ancak bu gibi davalarda, böyle bir ağırlaştırıcı düzenleme TCK’da olmadığından, ağırlaştırılmış cezalar verilmiyor.
Yine sözleşmeye göre kadına yönelik şiddetle mücadele için etkin bir siyasi irade konulmasının önemle altı çiziliyor. Ancak özellikle 2010’dan bu yana yapılan değişiklik ve düzenleme hamlelerine baktığımızda sözü geçen etkin siyasi iradeden çok uzak olunduğu görülüyor.

Karar alıcı pozisyondaki çoğu hükümet görevlisinin kadın erkek eşitsizliğini meşrulaştıran beyanlarını dinliyoruz. TCK 103. Madde’de yapılmaya çalışılan değişiklikle çocuk yaşta evliliğin ve çocuk istismarının önünü açan, Boşanma Komisyonu ile kadınları evde yaşadıkları şiddeti görmezden gelip boşanmamaya davet eden düzenleme girişimlerini görüyoruz ve bu komisyon, sözleşmede açıkça yasak olduğu belirtilmesine rağmen, aile içi şiddet vakalarında dahi arabuluculuk ve uzlaşma gibi yöntemler öneriyor.

Kadına yönelik şiddetle mücadele alanına yeterli kaynak ve bütçe ayrılmıyor. Örneğin KSGM’ye 2016 yılı bakanlık bütçesinin yalnızca yüzde 0,038’i ödenek olarak ayrılmış. 2015’te OHAL ile belediyelere kayyum atandığında kayyumun yaptığı ilk işlerden biri gereksiz bütçe harcandığı iddiasıyla belediyenin kadın danışma merkezlerini ve sığınakları kapatmak oluyor. Yani kadına yönelik şiddetle mücadele için ayrılacak bütçe siyasi irade tarafından açıkça “gereksiz” görülüyor. Kısacası sığınakların, yetersiz oluşu ve devlet sığınaklarında kadını güçlendiren, kadın odaklı çalışma metotlarının uygulanmaması da (ŞÖNİM’lerin çalışmalarındaki niceliksel ve niteliksel sıkıntılar) aslında yine devletin sözleşmeyi uygulamadaki isteksizliğini bir kez daha gösteriyor.

25. Madde’de açıkça belirtilen tecavüz kriz merkezlerinin açılmasıyla ilgili bir girişim henüz yok.

Göçmenler ve mülteciler sözleşmeye aykırı olarak hak ve desteklerden yararlanamıyor ya da destek süreçleri çok yavaş işletiliyor. Engelli kadınların alabileceği destekler de sınırlı.
Sözleşmede belirtiliyor olmasında rağmen kadına yönelik şiddete ilişkin sayısal veriler ayrıştırılmış olarak tutulmuyor ve kamuoyu ile şeffaf bir şekilde paylaşılmıyor.

Yine GREVIO değerlendirme raporunda Türkiye Devleti’ni ısrarlı takibi ayrı bir suç olarak tanımaya teşvik etmesine rağmen, hükümet yasal olarak böyle bir girişimde bulunmamaktadır.

5 yıldır yürürlükte olmasına rağmen kadına yönelik şiddet neden azalmadı?

Kadına yönelik şiddetin son bulması için bunun kaynağını ortadan kaldırmak gerekiyor. Şiddetin kaynağının toplumsal cinsiyet eşitsizliği olduğunu düşündüğümüzde, geriye yapılacak tek bir şey kalıyor: Bir an önce eşitlikçi düzenlemeleri uygulamaya geçirmek.

İstanbul Sözleşmesi’ndeki eksiklikler nelerdir?

Bugün için sözleşmeye dair tek eksikliğin uygulanmaması olduğunu söyleyebiliriz.

“Aile birliğini bozduğunu”, “boşanmaları artırdığı” gibi eleştirilerin de hedefinde olan İstanbul Sözleşmesi’nin geleceğini nasıl görüyorsunuz?

Uluslararası bir sözleşme olan İstanbul Sözleşmesi yalnızca Türkiye’de değil, Avrupa’da da çeşitli grupların saldırdığı bir sözleşme. Avrupa ile karşılaştırdığımızda enteresan bir şekilde farklı kültür ve dinlere mensup muhafazakar kesimlerin eleştirilerinin kadına yönelik şiddetle mücadele söz konusu olduğunda “ ama aile?” bahanesi ile ortaklaşabildiğini görüyoruz. Aslında bu garip ortaklık bile kadına yönelik şiddetin ailenin korunması bahanesi ile görünmez kılınmaya çalışıldığını deşifre ediyor.

Hükümet, toplumsal infial yaratan olayların ardından kamuoyu vicdanını rahatlatacak açıklamaların ve göstermelik “gündeme almanın” ötesinde de gerçekten kadına yönelik şiddetle etkin bir şekilde mücadele etmek istiyorsa kadınların ve erkeklerin eşit hak ve olanaklara sahip olması gerektiğini ve kavramla oynamak ve kavga etmek yerine “toplumsal cinsiyet eşitliği”ni kabul etmelidir. Çünkü hükümet, Türkiye’nin verdiği bu uluslararası sözü tutmakla yükümlüdür.

Mor Çatı’nın da yakından takip ettiği GREVIO’nun Ekim 2018’de yayınlanan değerlendirme ve tavsiye raporunun ardından Bakanlık tarafından hangi adımlar atıldı?

Takip ettiğimiz kadarıyla herhangi bir adım atılmadı. Aksine Son dönemde nafakanın sınırlandırılması ya da kaldırılması yönünde yapılan yasa çalışmaları da aslında, devletin şiddeti önlemek, İstanbul Sözleşmesi’ni uygulamak için harcaması gereken enerjisini tam tersi şekilde kadını ekonomik olarak güçsüzleştirmek üzerine harcadığının en büyük göstergesidir. Özetlemek gerekirse, devlet sözleşmenin yükümlülüklerini yerine getirmek ve şiddeti önlemek yönünde samimi bir politika yürütmemektedir.