• Joker ne arzuluyor?
    14 Ekim 2019

    Bağlan Deniz

    1981. Diğer filmlerine göre New York’a çok daha benzeyen bir Gotham. Tel tel dökülen şehrin altyapısını her yerde ortada dolaşan farelerden de anlayabiliyoruz ve “büyük farelere büyük kediler” gerekiyor.

    Bu yazıda filmin en azından benim başka bir yerde okumadığım yönlerine değinmeye çalışacağım. Bu filmin neden bu kadar tartışıldığını da anlamaya çalışmak da denebilir buna. Bu sorunun cevabının ‘“kötü” bir karakterle kitlelerin özdeşleşmesi problematiği gibi görünse de bunun aslında Joker’in film boyunca (tanık olduğumuz) arzu haritasına bakmak olduğunu düşünüyorum.

    Filmin geçtiği yıldan bahsederek başlamamın iki sebebi var: Reaganomics ve Kırık Camlar Teorisi. Sosyal bilimler okurunun “trickle-down economics” olarak da bildiği Reaganomics zenginlere büyük kredi aflarının verildiği, büyük kamu projelerinin ve harcamalarının iptal edildiği ve zenginliğin yüzde 1’den kalan 99’a damlayarak akmasını beklendiği bir politikalar bütünü. Bunun içinde “fakir” kitlelere karşı bir kin, ya da en azından bir “hissizleşme” görmek zor olmasa gerek. Gotham’ın kitlelere “palyaço” diyen belediye başkan adayının ise sanki 1981’den çok günümüzün ürünü gibi görünse de aslında bir zihniyetin ürünü olduğunu söyleyebiliriz.

    Yine bu büyük dönüşümün bir diğer sonucu da 2. Dünya Savaşı sonrası yavaş yavaş başlayan banliyölere göç sürecinin şehir merkezlerinden sermaye/vergi kaçışıyla beraber, Amerika’da şehir merkezlerinin harap halde kalması.

    Uygulanmaya konduğu tarihin 1981 olarak kabul edildiği bu teoriye göre özellikle şehir merkezinin harap durumu (kırık camlar) daha fazla suç işlenmesine ve polislik yapmanın ve suçu engellemenin zorlaşmasına sebep oluyordu. “Stop and frisk” (polisin kendi şüphesi dışında bir gerekçe olmadan durdurup üst arama yetkisi) gibi uygulamaların da arkasındaki mantığı da açıklayan bu uygulama, polisin içgüdüsüne güvenmesini, huzura tehdit olarak görebileceği unsurlarla daha suç işlenmeden müdahalesinin asayişini sağlamada daha etkili olduğunu savunuyordu.[1]

    Daha sonra Black Lives Matter hareketinin de çıkışına sebep olacak ve pek çok şehir merkezinde ayaklanmalara sebep olacak polis-siyah azınlık karşılaşmalarının kökenini de bu aynı yıla, 1981’e dayandığını söylemek yanlış olmaz.

    2019’dan bakınca 1981 Gotham’ı hali hazırda günümüzde gerçekleşmiş gibi duruyor denebilir.

    Arthur’un Arzusu

    Kahramanımız Arthur, komedyen olmak istiyor ve bu konuda kendini özdeşleştirdiği figür Robert de Niro’nun canlandırdığı Murray Franklin isimli bir talk show yıldızı. Özdeşleşilen diğer baba figürü ise karşımıza bir nevi Reagan/Trumpvari siyasi figür olarak çıkan Bruce Wayne’in babası Thomas Wayne.

    Filmde, Freud’un Totem ve Tabu’sunu hatırlatır şekilde “siyasal”ın ancak bu iki babanın ölümünden sonra ortaya çıktığını görüyoruz.[2] Öncesinde, filmin en şiddet dolu anı olan talk show sahnesinde Joker’in ısrarla “siyasal” bir figür olmadığını söylemesiyle, Thomas Wayne’ın ölümü ve final sahnesi arasında da bir bağlantı var. Final sahnesinde ebeveynsiz ve başıboş güruhun lideri konumuna yükselen bir Joker görmeyi umarken, Joker’in film boyunca her önemli travma anından sonra olduğu gibi dans etmeye başlıyor.

    Bu dans sahnesinin birkaç gün önce The Guardian’da çıkan ve Joker’i neoliberal kemer sıkma politikaları karşıtı/proleter bir kahraman olarak görmemizi salık veren okumaya karşı çıktığını düşünüyorum.

    Bunun nedeni, zorbalanan “loser” Arthur’un travma ile baş etmesinin en önemli yöntemlerinden biri olarak dans etmesinin, aslında filmin sonuna kadar sürecek bireysel dönüşümünün yine de sınırlı olduğunu gösteren bedensel ve kısmi bir hazza işaret etmesi.

    Film boyunca Taxi Driver’ın Travis Bickle’ına da atıfla yapılan kendini silahla vurma hareketi, Arthur’un evinde talk show’a katılma “provası” yaparken de tekrarlanırken; büyük bir yıkımcı “acting out”la yok olmasını bekleyebileceğimiz bir karakter olan Arthur/Joker kendi vücüdu aracılığıyla sahip olduğu bu kısmı hazza filmin sonunda tekrar “saklanıyor”. Bu sayede ne bazılarının düşündüğü gibi bir “proleter kahraman/önder” olabiliyor ne de isimsiz/kimsesiz/ebeveynsiz güruhun bir parçası.

    Incel mi NEET mi?

    Filmin Batı Avrupa ve Amerika medyası tarafından bu kadar tartışılmasının en önemli nedeni ise adına “incel”de denilen beyaz genç bekâr/cinsel olarak aktif olmayan erkek internet alt kültürünün şiddete başvurmasını makul karşıladığının/gerekçelendirdiğinin iddia edilmesiydi. Genel olarak incel kültürünün incelenmesi bu yazının konusu dışındayken, incel’in arzusu ve bunun Arthur’un/Joker’in arzusuyla uyuşup uyuşmadığı hakkında birkaç söz söylemeliyim.

    Özellikle Amerika’da etkili olan; ama internete erişimi olan ve İngilizce konuşulan her yere ulaşan incel kültürü, genel olarak kadın düşmanlığı ile beraber kadınların bir nevi “yüceleştirmesi” üzerine de kurulu denebilir. Burada yüceleştirmeyi kullanırken kelimenin sözlük anlamını kullanmadığı tabii ki hatırlatmalıyım. D

    aha çok arzu nesnesinin ulaşılmaz bir şey haline evirildiği, Freud’un deyimiyle “Şey” (das Ding) haline getirildiği bir süreçten söz ediyorum. Buna göre arzu nesnesi olan kadın bir yandan gerçekten de nesneleştirilirken (“şey”), bir yandan da erişilmesi mümkün olmayan; erişilmesi mümkün olsa da erişilmesi arzulayan için dayanılmaz olacağından bunun önüne engeller konulan (“Şey”) bir arzu nesnesi.

    Bunu pek çok “incel” forumunda “aziz” mertebesine görülen Elliot Rodger’in arkasında bıraktığı manifestoda görebiliyoruz. Rodger, bir yandan üniversitesindeki sarışın kızlardan ve onların sevgilileriyle yaptığı cennetten inme/cennete ait (heavenly) şeylerden bahsederken bir yandan da onları nasıl öldüreceğinin ve hem toplumdan hem de ona bu “ızdırabı” yaşatan sarışın kızlardan nasıl intikam alacağını anlatıyor:

    “Sayısız restoran ve dükkan, geniş kaldırımlı mükemmel tasarlanmış bir caddede dizilmişti. Kesinlikle çok güzeldi…. Gerçek bir cennet gibi, ama sadece orada serpilenler, gelişenler için. Bu caddeden güzel bir kız arkadaşla yürümenin nasıl cennetten bir şey olacağını ancak hayal edebiliyorum. Bunu yapabilirsem hayatım tam olacaktı. Bu tatminkâr mükemmelliğin zirvesi olur. Yanımda güzel sarışın bir kız olması, beraber yürürken onun elini kendi elimde hissetmek ve sevgisini de! Hayattan istediğim bu. Ama bunun yerine başka erkekler benim cennet fikrimi deneyimlerken, ben acı yalnızlık içinde çürüyorum.”

    Rodger’in YouTube’a yüklediği videolarında da görülen bu röntgenci (voyeuristic) bakış açışı “travmatik sahnenin” yeniden ve yeniden defalarca kafasında oynaması demek. Cennetten inme eylemlerin seks/cinsel birleşme olarak hızlı bir şekilde kodlanması bu bağlamda son derece yanlış olacaktır.

    Bu nedenle zehirli incel kültürüyle savaşmak için bazen cevapmış gibi gösterilen seks işçileri ya da şakayla karışık ortaya atılan merkezi refah devletinin kız/erkek arkadaş “yeniden dağıtımı yapması” gerçekten de büyük bir şakadan ibaret. Rodger ve benzerleri özelinde bu travmatik sahne zaten başarısızlığa ve gerçekleşmemeye mahkûm. Incel kültüründe cinsel birleşmeye atfediliyor gibi durulan önem aslında Eros’a yani temel olarak arzuya atfediliyor. Ve eğer yukarıda bahsedilen incel’in ikilemine düşerseniz içinden çıkılması zor bir duruma düşüyorsunuz: “altın siz yaklaştıkça boka dönüşüyor”; arzu nesnesine yaklaşıldıkça dayanılmaz travmanın ilk sahnesi gözlerinizin önünde cereyan ediyor, yeteri kadar uzaklaşır iseniz ise altın altın olarak, yani birincil arzu nesneniz olarak kalıyor.

    Arthur’un komşusu ile ilişkisi ilk bakışta Arthur’un gözümüze haddinden fazla sokulan ve filmin en zayıf karnı gibi görülen delüzyon sahneleri yüzünden, yukarıda özet geçilen şemaya uygun görünse de bunun böyle olmadığı filmin ilerleyen kısımlarında, yani Arthur’un Joker’e dönüşümüyle ortaya çıkıyor. Tabii ki, Arthur bir “incel”, ancak “cennetten inme” arzuya ulaşmak ancak “Şey”e çarpmakla yani ölmekle mümkün. Filmin sonuna geldiğimizde Arthur/Joker’in özellikle talk show sahnesi esnasında kendini öldürmemesi ve son sahnede de kendi kısmi hazzına sığınması Arthur’un basın tarafından pohpohlanan “prototip incel/beyaz hınç şiddeti” örneği olduğu korkusunu boşa çıkartıyor.

    Bu nedenlerle Arthur’un beyaz hınç insanı/incel olarak kodlanmasından çok, ilk bölümde de bahsettiğim 1981’in 2019’a yansıtılmasına uygun olarak NEET (not in education, employment or training) olarak nitelenmesi daha uygun diye düşünüyorum. Arthur’un psişik hayatı üzerinde kontrolünü tamamen yitirmesi de kıt kanaat geçinmek için yaptığı palyaçoluk işini kaybetmesiyle oluyor. “Incel” kültürünün 1968 sonrası (kadınların cinsel olarak özgürleşmesi sonrası; düşünsel olarak Marcuse sonrası diyebiliriz) nasıl ortaya çıktığını incelememiz bence önemli, fakat Joker özelinde bu tanımlamanın daha doğru olduğunu düşünüyorum.

    Ailesinin bodrumunda yaşayan (basement dweller), internet üzerinden sosyalleşen, barınma, yeme-içme vb. en temel ihtiyaçları ailesi tarafından karşılanan ama bir yandan topluma katılımı gerçekleşmemiş ciddi bir yetişkin erkek kitlesi hem Birinci Dünya’da hem de ülkemizde mevcut. Bu sayıları küçümsenmeyecek kitlenin iki tür duygulanımın etkisi altında olduğunu söyleyebiliriz: büyük bir başarısızlık ve büyük bir kayıp hissi. Başarısızlık hissi kendi “ekmeğini” kazanan, otonom bireyler ol(a)mamaktan kaynaklanırken, kayıp hissinin ise çocukluğa dair olan (ama aslında var-olmayan) “sahte” bir “masumuyetin yitişi” anlatısı olduğu söylenebilir.

    Çocukken kendilerinden menkul anlamlara sahip dünya nesneleri, yetişkinlikle anlamlarını kaybediyor, içi boş hale geliyor. Çocuk için bir oyuncak sadece oyuncak iken, ergenlik sonrası araba, marka giysiler vb. toplumsal statüyü elde etmeye yaraması gereken “oyuncaklar” haline geliyor. Rodger, eğer trajik bir hikâyenin kahramanı olarak karşımızda duruyorsa bu yönüne de dikkat çekmeli; Holywood’da prodüktör bir babanın sağladığı spor araba, marka giysiler ve sınırsız nakit paraya “rağmen” arzu nesnesine neden ulaşamadığını anlamayan, bir yerde bunun “şifresi” olması gerektiğini düşünen biri. Ancak tabii ki sosyal ilişkiler çözülmesi gereken bir şifre değil; her nesne cinsel iktidarsızlık anlamlarıyla “dolup taşmıyor”.

    Kahkaha ve İşlev(sizlik)leri

    Filmle ilgili okuduğumuz çoğu eleştiride Arthur’un rahatsızlığı olarak görülen ve onu toplumdan daha da soyutlanmasına yol açtığı söylenen kahkahanın Arthur’un/Joker’in hali hazırda toplumdan dışlanmışlığına bir reaksiyon ya da direniş olmasının daha uygun bir yorum olduğunu düşünüyorum. Yukarıda da bahsettiğim dans sahneleri gibi, Arthur’un zor durumlarında veya toplum tarafından reddedildiği zamanlarda ortaya çıkıyor gibi görülen bu “tik”in; acı dolu ve ağlamaya yakın hali aslında bu durumun ipuçlarını veriyor.

    Buna göre Arthur benzeri toplumdan dışlanmış bir bireyin durumunda kahkaha ve ağlamanın benzer işlevlerinin olduğu söylenebilir. Kahkahanın ve hıçkıra hıçkıra ağlamanın geçici de olsa yasayı “işlevsiz” kılmaya yaradığını söyleyebiliriz. Ancak kendini toplumsal yasanın dışına atmaya yarayan araç olarak kahkaha ya da ağlamanın, Arthur özelinde toplumun bir parçası olamamayı da kapsadığını düşünüyorum. Arthur’un bir “semptomu” olarak görülebilecek kahkahası onu toplumun kurallarından tamamen azade bir birey yapmayı bu açıdan başaramıyor. Heath Ledger’in Joker’iyle bu Joker’i ayıran en önemli noktalardan biri de bu: Joker toplumun bir parçası olmak istiyor mu? “Dünyanın yakıp kül olmasını” seyretmek isteyen Arthur mu Joker mi? Sorularımızı son raddesine çekersek Arthur/Joker için toplum var mı?

    Bu soruların cevabı için tekrar son sahneye dönmemiz gerek. Arthur’un iki baba figürünün de ölümü sonrası geldiğimiz son sahnede Arthur filmin başından farklı olmamak üzere tekrar dans etmeye başlıyor ve kendi vücuduna ait arzusuna/hazzına sığınıyor.

    Hem yönetmenin hem de Joaquin Phoenix’in bu filmin bir “origin-story” olduğu ve devam filmi çekilmeyeceği açıklamalarını göz ardı ederek bir devam filmi hayal edelim. Arthur’un Joker’i gerçekten neo-liberalizm/kemer sıkma politikaları karşıtı bir kahraman olarak kalabilir mi? Ya da önceki Joker’lerin ereksiz kaba nihilist şiddetinin çizgisine mi çekilir? Varsayımsal bir devam filminin Joker’i ehlileştireceğini söylemek yanlış olmayacaktır. Filmin bizi bıraktığı yerdeki esas soru ise Arthur/Joker’in hikâyesinin devamından çok, isimsiz palyaço maskeli güruhun farklılıklarını gizlemeye izin veren “palyaço” kimliğinin bir siyasal özne haline gelip gelemeyeceği ve eğer bu gerçekleşecekse bunun yöntemi.

    [1] “Stop and frisk” vb. uygulamaların vatandaş ile kolluk kuvvetleri arasındaki güveni ve iletişimi ne kadar zedelediğinin kitabın ana hattını oluşturduğu popüler bir çalışma: Talking to Strangers, Malcolm Gladwell, Little Brown and Company, 2019.

    [2] Filmin baba figürleri açışından incelendiği bir yazı: “A Lacanian Reading of Joker”, Daniel Tutt. https://danieltutt.com/2019/10/09/a-lacanian-reading-of-joker/