İstanbul’da aynı günde iki trajik olay ve bir başlangıç önerisi…

Toplumların da doğadakine benzer dayanma sınırları olduğuna inanırım. Kuşkusuz bu benzerlik insanlar için de geçerlidir.  Türkiye’deki ekonomik altüst oluş, demokratik haklarda gerileme, çoğulculuktan tümüyle uzaklaşan yönetim anlayışı, adalet duygularının erozyona uğraması ve en önemlisi; geleceğe güvensizlik,  hepimizin “dayanma gücünü” azaltıyor.

Giderek güç kaybeden iktidar; Ecevit’in Kıbrıs harekatına özenerek, Suriye’de başlattığı Barış Pınarı operasyonuyla çıkış yolu arıyor. Ancak ekonomiyi parlak göstermek amacıyla aldığı önlemler, örneğin faiz indirimleri, -söylentiler doğruysa- eldeki dövizleri satarak kur artışını önleme çabaları  durgunluğu gidermeye yetmiyor.

Ürkütücü boyutlara ulaşan işsizlik  önlenemiyor örneğin, tarımsal üretim düşerken arttırılan vergi ve cezalar, peşpeşe kurulan fonlar, ekonomiyi canlandıramıyor. 

İstanbul’da aynı günde yaşanan iki üzücü gelişme; “Yeni Türkiye” ve iktidarın ekonomik başarılarının toplumdaki yansımasına ilişkin yeterli fikir  veriyor. Ekonomideki daralmanın neden olduğu dramatik olaylar, ne yazık ki önümüzdeki dönemde sıradanlaşacağa benziyor.

Fatih’te İntihar Eden Dört Kardeşin Öyküsü

Sosyal Medya dışında yer alması hayli geciken bu toplu intihar, hepimizi üzmenin ötesine geçirdi, olan biteni sorgulamaya yöneltti.

Çevrelerinde yaşayanların aktardıkları bilgilere göre; orta sınıftan aynı evi paylaşan ikisi kadın dört kardeş, yoksullaşmaları yüzünden bunalıma girmişlerdi. Alışkın olmadıkları bu hayat tarzına iki aydan fazla direnemeyerek, canlarına kıymışlardı. Ağırlaşan ekonomik koşullar yüzünden birlikte dünyaya veda ederlerken, ölümlerinden sonra eve gelecekleri uyarmayı da ihmal etmemişlerdi. Kullandıkları siyanüre ilişkin evin kapısına uyarı yazmışlardı.

Dünya üzerinde hangi ülkede yaşansa haberlerde ilk sırayı alacak, günlerce tartışılacak, filmlere konu olacak bu dram, nedense bizde tepki görmedi. Bazıları gizem katarak,  “sırlar evi” metaforuna sığındılar, ölenlerden birisinin güzel sanatlar akademisinde “canlı manken” olmasını kullanarak, ölümleri sıradanlaştırmaya çalıştılar. Ve  bu dramın en hüzünlü yanı; dört kardeşin geride kalanları olmadığı için kimsesizler mezarlığına gömüleceklerine ilişkin sosyal medyada yayınlanan haberdi.

Toplumsal dayanışmadaki çöküşün inanç ticareti ile gizlenmek istenen gerçek yüzü, bütün çıplaklığıyla İstanbul Adli Tıp Morgunda yatan dört insan cesedi ile simgelendi.

İstanbul’da Otistik Çocuklar;

Aynı gün Aksaray’da bazı veliler çocuklarının otizmli öğrencilerle birlikte eğitim görmelerini engellemek amacıyla, başlarında mahalle muhtarları eyleme girişmişlerdi. Otizmli çocukların ailelerine; sizleri bu okulda istemiyoruz diyerek, yuh çekiyorlardı.

Bir gün içinde İstanbul’un merkezinde peş peşe gelişen iki olayın ortak yanları;  toplumsal vicdanı kanatmalarıydı.

İlkinde; intihara yol açtığı söylenen 260 liralık faturanın ödenemeyişi yüzünden, dört kardeşin evlerindeki elektriğin dağıtım şirketi tarafından kesilmesi ve cenazeler çıkarıldıktan hemen sonra tesisatın sökülmesi. 

İkincisinde; bir arada yaşama kültüründen yoksunluklarını öfke dolu söylemleriyle dışa vuran, büyük olasılıkla ruh sağlıkları tehlikeli biçimde bozulmuş öğrenci velileri, diğer olaydan habersizdiler ama birlikte ülkenin gündemine yerleştiler. Daha ötesi; toplumun geniş kesimlerinde “ işlerin daha kötüye gideceğine” ilişkin yaygın kötümserliğin ortaya çıkmasına neden oldular. 

Verilen tepkiler kötümserliğin teslimiyete dönüştüğünü gösteriyordu.

Oysa doğrusu teslim olmak değildi. 

Olağanüstü fiyat artışlarıyla açıkça kayırılan bir şirketin, ölümlere yol açan hoşgörüsüzlüğünü, yasal sınırlar içinde verilecek toplumsal tepkilerle kamuoyuna iletmek. 

Otizmli çocukları yuhalayan velilerin ruh sağlıklarının, toplum güvenliği açısından ivedilikle incelenmesini ve muhtara görevden el çektirilmesini sağlayacak, yoğun bir kampanya doğru bir başlangıç olmaz mı?