• “İşçi sınıfının bir bölümünün kendisini orta sınıf zannetmesini sağlayan dönem kapandı”
    17 Haziran 2019

    Sol gazetesi yazarı Dr. Nevzat Evrim Önal, Sovyetler Birliği’nin çözülüşünden, Tarihin Sonu Tezine, Çernobil dizisinden, Kültür Endüstrisine merak ettiğiniz pek çok konuyu 16 Punto.com okurları için değerlendirdi.

    Çağdaş Gökbel’in sorularını yanıtlayan Önal, Fukuyama’nın tezlerinin ciddiye alınmaması gerektiğini belirterek, emperyalist kültür üretiminin dünyayı giderek çürüttüğünün altını çizdi.

    Sovyetler Birliği’nin yıkılmasından sonra ciddi bir ideolojik saldırı da başladı. Özellikle akademide eleştirel akla sahip bilim insanlarının tezleri aşağılandı. Bugüne geldiğimizde ise Fukuyama, ‘Tarihin ve İdeolojilerin Sonu’ tezinin yanlış anlaşıldığını ve sosyalizmin gelmesi gerektiğini belirten garip açıklamalarda bulunur oldu. Gerçekten de Sovyetler Birliği’nin olmadığı bir dünya savaşsız ve barışçıl bir dünya olmadı. Tüm bu tarihsel süreci gözlemlediğinizde sonunda geldiğimiz bu noktayı nasıl yorumluyorsunuz?
    İdeolojik saldırı Sovyetler Birliği’nin yıkılmasıyla başlamadı. Emperyalizm, sosyalizm ve onun somut, enternasyonal taşıyıcısı olan Sovyetler Birliği üzerindeki ideolojik basıncını 2. Dünya Savaşı’nın sonundan itibaren hiç eksiltmedi. Ne var ki Nazi barbarlığını yenmek için çok etkili bir askeri karşı saldırı gerçekleştirebilen Sovyetler Birliği, emperyalizmin ideolojik barbarlığı (ki evet, Soğuk Savaş yılları korkunç bir ideolojik barbarlık dönemidir) karşısında benzer bir ataklık gösteremedi. Giderek savunmaya çekildi; nihayetinde de tek taktiği elindeki kazanımları korumak ve “barış içinde yan yana yaşamayı” savunmak olan bir tarafın varacağı kaçınılmaz sonuca ulaştı.

    “FUKUYAMA’YI ARTIK DİKKATE ALMAYA GEREK YOK”
    Sovyetler Birliği, maddi anlamda da, kültürel anlamda da insanlığın en ileri mevzisiydi. O varken, emperyalizmin ideolojik barbarlığının sonuçlarını hayli yumuşatılmış olarak hissediyorduk. Lenin, Emperyalizm eserinde emperyalizm ile iki olgu arasında dolayımsız bir bağ kurar: Uygarlığın çürümesi ve dünya savaşı. Sovyetler Birliği, var olduğu son güne kadar, bu iki olgunun önünde bir setti. Tamamen engelleyemese de, yavaşlatıyordu. O yıkılınca, sıra bize geldi. AKP döneminin, AKP gericiliği ile sınırlı olmayan karanlığı budur. Bütün Orta Doğu’yu kasıp kavuran emperyalizm destekli şeriatçı katliamcılık budur. ABD ile Çin arasında giderek bir savaşın uvertürünü andırmaya başlayan bilek güreşi budur.
    Fukuyama’yı artık çok da dikkate almaya gerek yok. O işlevini tamamladı ve işlevini tamamlayan her ideolog gibi yedek kulübesine alındı. “Tarihin sonu” lafzı için ise bir şeyler söylemek gerekiyor. Bu kavram kolayca, sanki iyi bir şeymiş gibi kullanılıyor ama aslında, eğer imkânsız olmasa da gerçekleşse ne kadar korkunç bir şeyi olacağını pek kimse düşünmüyor. Tarihin sona ermesi, ilerlemenin durması demektir. Dün, bugün ve yarının özsel anlamda aynılaşması demektir. Her sabah camdan bakıp, karikatürdeki adam gibi “bu ne lan, dünün aynısı” dememiz demektir. Bugün, bu hisse her kapıldığımızda nasıl içimizin bulandığını düşünün, o bulantının kesintisiz hale gelmesidir.

    Neyse ki, tarih asla sona eremez, değişim asla duramaz. “Tarihin sonu” diyenler de bugünün pisliğinden, mezbeleliğinden çıkar sağlayanlardır. Bugün, bu çıkar sağlayanların özel mülkiyet düzeni, tarih ilerlemesin diye dişleriyle, pençeleriyle, kancalarıyla, var gücüyle bugüne tutunmaya çalışıyor. Ama bu düzen yıkılıp gidecek ve tarih büyük bir devrimci sıçramayla tekrar ilerlemeye başlayacak.

    Uzun bir süre insanlar kafa ve kol emeği ayrımı üzerinden manipüle edildi. Gerçekten de neo-liberalizmin etkisi tam olarak hissedilmediği dönemde beyaz yakalılar görece refah içerisinde yaşıyorlardı. Şimdi, Türkiye özelinde bakacak olursak artık Avukatlar dahi işçi avukatlıktan söz ediyorlar. Kapitalizmin yarattığı ‘orta sınıf’ efsanesi dağılıyor; bu efsane dağılırken işçileşen kitlelerin devrimcileşebileceğini düşünüyor musunuz?
    “Orta sınıf” başlı başına bir mitoloji değil, gerçekten var. Başkasının değil kendi hesabına çalışan, gelirini esasen başkasının emeğini sömürerek değil kendi emeğiyle kendi küçük sermayesini işleterek kazanan insanlara; ya da sahip olduğu servetin rantını yiyerek yaşayan insanlara orta sınıf deniyor. Mitoloji, işçilerin kendilerini işçi değil de orta sınıf mensubu zannetmesi üzerine kuruluyor. Bu, kapitalizmin genişlediği ve zenginliğin genel olarak arttığı dönemlerin bir yansıması; yani aslolan mitoloji değil, gerçekten de genişleme dönemlerinde refah da biraz artıyor, işsizlik azalıyor ve yaşam standartları yükseldiğinde insanları “artık orta sınıfa yükseldiniz” yalanına inandırmak kolaylaşıyor. Kriz dönemlerinde ise tam tersine refah azaldığı, ay sonunu getirmek zorlaştığı için bu yalan daha az alıcı buluyor. Yani aslolan yalanın kendisi değil, sermaye birikiminin genişleme ve daralma dönemleri. İnsanları maddi zemini bulunmayan yalanlara, bilhassa da bu yalanlar onların sınıfsal aidiyeti, yani maddi varoluşlarıyla ilgiliyse inandıramazsınız.

    2008 itibariyle bir daralma dönemine girdik, halen içindeyiz. Türkiye işçi sınıfı krizin etkileriyle (yüksek işsizlik, enflasyon, hayat pahalılığı…) son bir senedir çok şiddetli biçimde yüzleşmeye başladı mesela. Dolayısıyla, işçi sınıfının bir bölümünün kendisini orta sınıf zannetmesini sağlayan dönem kapandı artık.

    “İLLÜZYON DAĞILIYOR”
    Gerçekten de işçi sınıfının bilhassa kent merkezlerinde çalışıp yaşayan beyaz yakalı kesimi bu ideolojik kuşatmaya büyük ölçüde teslim olmuştu. Kendini orta sınıf zannetme; daha derinde ise kendi hayatının bireysel kontrolünde olduğunu, bu hayatı güzel yaşamanın bir kültürlülük meselesi olduğunu, bunun maddi kaynaklarının da işyerindeki bireysel becerilerinin bir sonucu olduğunu zannetme illüzyonu artık dağılıyor; zira illüzyonun maddi zemini olan tüm konforlar yükselen döviz kuru, yükselen fiyatlar ve yükselmeyen maaşlarla birlikte aşınıyor.

    İşin buraya geleceğini öngörmek zor değildi. Gelinen noktanın barındırdığı devrimcileşme potansiyelini, bu potansiyelin hayata geçirilmesi için yapılması gerekenleri ise son kitabım ‘Bilmiyorlar, Ama Yapıyorlar’da’ tartışmaya çalıştım.Sadece şu kadarını geçerken not edeyim, ben esasen bir takım konforlara çokça sahip olan ve şimdi kaybettiği kısmına ağlayanlardan ziyade, kriz koşullarında söz konusu konforlara zaten sahip olmadığını fark edenlerin devrimcileşeceğini düşünüyorum.

    Kültür endüstrisinin ürünleri tartışılmaya devam ediyor. En son HBO’nun hazırladığı Çernobil dizisi çok tartışıldı. Aslında dünyada tek güç haline gelen ABD merkezli Kültür Endüstrisi’nin karşısında medya içerikleri üretebilen bir yapı yok. Kısacası Marksizm’in sonuna dek geriletildiği bir çağda ideolojik ve düşünsel çöllük yaşıyoruz. Sürekli bu endüstrinin ürünlerinin ne kadar kaliteli ve nitelikli işler çıkardığını tartışıyoruz. Siz, yaşanan tüm bu tartışmaları nasıl değerlendiriyorsunuz?
    Açıkçası, ben reel sosyalizmin yokluğunda emperyalizmin ideolojik aygıtının da çürüyor olduğunu düşünüyorum; zira kültür üretiminin temel meselesi de ideolojik mücadeleden ziyade para kazanmaya dönüşmüş durumda. Hatta geçenlerde ABD merkezli hayli kalburüstü bir liberal düşünce kuruluşunun ideologlarından biri “nerede o eski anti-komünist filmler” diye bir yazı yazmış, “Sovyetler Birliği yıkılmış olabilir ama Küba duruyor, mücadeleyi boşlamayın” uyarıları yapıyordu.

    “KALICI DEĞİŞİKLİKLER YARATACAK BİR İDEOLOJİK MÜDAHALE, İZLEYİCİYİ HUZURSUZ ETMEYİ GEREKTİRİR”
    Bahsettiğiniz çölleşmenin kaynağında bu var; zira başlıca derdiniz ideolojik bir müdahalede bulunmak, muhatabınızın düşüncelerinde değişiklik yaratmak değil ürettiğiniz metayı satmak olduğunda, yeni bir şey üretemez, risk alamaz, basmakalıp olanın dışına çıkamazsınız. Kalıcı değişiklikler yaratacak bir ideolojik müdahale, izleyiciyi huzursuz etmeyi gerektirir ve bu huzursuzluğu dengelemek, izleyicinin kaçıp gitmemesini sağlamak için kaliteli olmalı, kendinize hayran bırakmalısınız. “Kültür endüstrisi” olarak kodlanan hazlar pazarında ise hedef kâr marjı olduğu için yenilikçi riskler alınmaz ve sadece satacağı bilinen şeyler tekrar tekrar üretilir. Son otuz yılın sinemasına, edebiyatına, genel olarak kültürüne bakın; hazırdan yemeyen, bir biçimde geçmişte üretilmiş bir şeyin uyarlaması olmayan, risk alan ve sonuçta “güzel” olan çok ama çok az şey bulabilirsiniz.

    Emperyalizm, sadece iktisadi değil, ciddi bir ideolojik kriz de yaşıyor. Dünyanın her yerinde kapitalizm on yıllardır bu kadar gayrimeşru olmamıştı ve kendilerini ideolojik olarak savunacak halde dahi değiller. Onun yerine tüm kültürel ortamı bayağılaştırıp, kalitesizliği, kaba sabalığı norm haline getirip ne kadar pespaye olduklarını kamufle etmeye çalışıyorlar, kalitesizliğin önünü bu yüzden açıyorlar. Kültür sanatı bırakın, sadece gazeteciliğin hallerine baksanız durum ortada. BBC emperyalist cenahın en saygın, sözüne en güvenilen haber kaynağıydı, Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti hakkında yaptıkları haberleri okuyor musunuz? Ya da Washington Post’ta çıkan “çocuklarınıza sosyalizmin ahlaksızlık olduğunu nasıl anlatırsınız?” başlıklı yazıyı gördünüz mü? Zavallı haldeler ve bu zavallılıktan kendilerini kurtarabilmek için karşılarında bir kez daha sosyalizmi, işçi sınıfının devrimci, aydınlatıcı ve kavga eden ideolojisini görmeye muhtaçlar. Onları çok bekletmememiz gerektiğini düşünüyorum, çünkü çürüdükçe, dünyayı çürütüyorlar.

    Yaşamınız boyunca hiç unutamadığınız ve hafızanızdan silemediğiniz kitapları saymanızı istesem ilk beş sırada hangileri yer alırdı?
    Bu çok zor bir soru, zira artık ortalarında olduğum yaşamımın farklı dönemlerinde farklı eserlerden etkilendim ve hep çok etkilendim. Yine de deneyeyim: Az önce de adı geçti, Lenin’in Emperyalizm’i okuduğum ilk Marksist eserdi ve başında geçirdiğim bir tam günü, bana hissettirdiklerini unutmam mümkün değil. Onun dışında, okuduğum ilk seferden bu yana ne zaman başım sıkışsa Kapital’in birinci cildine tekrar başvururum. Hayli nihilist olsa da, Thomas Ligotti’nin öyküleri başucumda durur, uyku tutmadığında ya da kafamı toplamam gerektiğinde bir tane okurum. Herhâlde çizgi roman söylememde sakınca yoktur, Neil Gaiman’ın 75 sayılık Sandman serisi gençlikten yetişkinliğe adım atarken hem korkularımla baş etmeme, hem de unutmamam gereken şeylere sahip çıkmama dayanak olmuştu. Umberto Eco’nun Gülün Adı’ndaki aydınlanmacılık ve derinlik beni kendine hayran bırakmış, daha çok şey bilmeye özendirmişti. Daha çok var, ama şu an, belki sorularınızın da etkisiyle, aklıma bunlar geliyor.