• İri olalım, diri olalım… Hep birlikte kuyruğa duralım
    18 Şubat 2019

    Sosyal medyada gençlerin çok sık kullandığı bir klişe var: “Hayaller… Hayatlar”

    Bu klişe beklentilerle gerçekleşen arasındaki uçurumu göstermek için kullanılıyor.

    Son günlerde tanzim kuyruğunda nispeten daha ucuz patates-soğan almak için bekleyen yurttaşları gördükçe bu klişe geliyor aklıma. Yaklaşık 17 yıldır “Bir olalım, iri olalım, diri olalım… Hep birlikte Türkiye olalım” diye motive edilen halk, ‘Büyük Türkiye’ hayali kurarken kendini patates kuyruğunda buldu.

    Oysa bu halk yıllardır dünyanın en yüksek vergilerini ödeyerek, satın alma gücüne göre dünyanın en pahalı akaryakıtını tüketerek, kendi ölçeğindeki ülkelerin halklarına göre en az geliri elde ederek büyük bedeller öderken patates kuyruğunda beklemeyi değil, dünyaya kafa tutan bir ülkenin müreffeh vatandaşları olmayı hayal etmişti.

    Gelinen nokta ise “Bir olalım, iri olalım, diri olalım… Hep birlikte kuyruğa duralım” oldu.

    Şüphesiz bu duruma bir günde gelinmedi. Ayrıca son 16 yılda da gelinmedi. 1960’larla başlayan köyden kente göç dalgası, plansız ve programsız, ihtiyacı gözetmeyen bir çılgınlığa dönüşürken, kentlileşemeden kentte yaşamak zorunda kalan bu nüfusun ucuz iş gücü olması nedeniyle seyirci kalındı.

    İthal ikameci Türk sanayisinin dünyayla rekabet etmesi için sadece gümrük duvarları ile korunması yetmeyeceği için, ucuz emek için bu plansız nüfus hareketine göz yumuldu. Bülent Ecevit’in Köy-Kent projesini saymazsak bunu mesele edinen ve çözüm arayan iktidarlar da olmadı.

    Ancak kapitalizm bir yandan finans kapitalizme evrilirken bir yandan da teknolojik devrimler emek yoğun bir çok sektörü otomasyona bağlıyordu. Bu da işsiz yeni yığınlar anlamına geliyordu.

    Türkiye sermaye sınıfı ise bir yandan devlet koruması diğer yandan ucuz iş gücü ile edindiği sermaye birikimini bu dönüşüme ayak uyduracak etkinlikte kullanmaktan çok uzaktı. Nitekim 1980 sonrası adım adım Türkiye’nin dünyaya açılması ile birlikte rekabetin ne kadar çetin olduğunu daha iyi görmeye başladı. 1994 ve 2001 krizleri tüm dünya ile birlikte ülkemizde de sermaye sınıfına yeni bir kalkınma modeli üzerine kafa yorma zorunluluğu getirmişti. Ancak tam da bu ortamda iktidara gelen AK Parti, sermayenin sahip olduğu birikimleri değerlendirmesi için yeni bir yol açtı. İnşaat!

    Başta İstanbul olmak üzere var olan bütün rant alanları bir bir imara açılırken, Türkiye’nin en köklü sanayi grupları bile şirketlerinin sonuna bir GYO koydukları yeni firmalarla bu alana girdiler. Bu yeni iş kolu hem sermaye hem de iktidar için adeta sihirli değnek işlevi görüyor, dokunduğu her yeri, her şeyi altına çeviriyordu. Sanayi gibi yatırırım kâra dönüşme süresinin 5-10 yılı bulduğu sektöre göre, yapılan yatırımın 1-2 yıl içinde kâra dönüştüğü bu iş alanı gerek yatırımcıya gerekse tüketiciye sağlanan uygun kredi imkanları ile kırbaçlandıkça kırbaçlandı. Üstelik inşaat sektörü, kalıcı olmasa da yarattığı istihdam ile iktidar için de cazipti.

    Finans sektörü ise hem müteahhitlere para satıyor hem de o müteahhitlerin yaptıkları konutları satın alacak kesimlere para satarak her yıl rekor kârlar açıklıyordu. Peki nereden geliyordu bu musluğun suyu? Dünya piyasalarındaki sermaye bolluğundan tabii ki. Bir yandan kendisine gelir kapısı arayan uluslararası sermaye buradan gelirine gelir katarken içerideki yeni müteahhit sınıfı gelen tüm uyarılara kulaklarını tıkamıştı. ‘Borçlanarak toprağa gömülen bu paralar bir gün geri ödenecek’ diyen herkes ‘iri olalım diri olalım’ diye susturuldukça ülkenin dört bir tarafında iri binalar yükseliyordu. Üstelik kimisi de tarım arazileri üzerinde!

    Bu durum öyle bir çılgınlığa ulaştı ki, sonunda bu çılgınlığa dikkat çeken Ali Babacan ve Mehmet Şimşek gibi uluslararası sermaye çevrelerinde itibar edilen isimler bile iktidar mekanizmasının dışına itildi.

    Ve sonunda deniz bitti. Bir süre daha ucuz Suriyeli iş gücü ve başta kamu bankaları olmak üzere bankacılık sektörüne yapılan ucuz faizli kredi baskıları ile çark döndürülmek istense de kamu bankalarının görev zararları ve özel bankaların zararları artmaya başlayınca bu durumun daha fazla sürdürülemeyeceği sonunda kabul edilecek. Tabii ki bu uzun inatlaşmanın bedeli ödenerek.

    Yaşanan gıda enflasyonun nedeni söylendiği gibi pazarcı-marketçi-halci üçlüsü değil betoncu-rantçı-öngörüsüz siyasetçi ve sermaye üçlüsüdür.

    Bugün hala bu ülkede tarımsal ve hayvansal üretim yapılıyorsa bu biraz da yarı ücretle çalıştırılan Suriyeliler ve başta Afganlar olmak üzere kaçak göçmen işçiler sayesindedir. Anadolu’ya gidin görün, çobanların yarısı artık kaçak Afgan göçmenler.

    Kaçak işçiler bir yandan köylünün çiftçinin derdine derman gibi görünse de yarattığı ekonomik ve sosyal faturayı görmek için de bir 16 yıl daha beklemeye gerek yok. Kırsaldaki genç ve mesleksiz nüfus şehirlere taşınarak niteliksiz ucuz iş gücü olurken onun boşalttığı alana daha ucuz iş gücü olan Suriyeli ve Afgan gençler geliyor.

    ‘Türkiye bir sömürge ülkesi mi yoksa bir alt-emperyalist ülke mı?’ tartışmasına hiç girmeden ve tarımdaki temel sorunları ve çözüm olarak önerilen endüstriyel tarım konusunu bir sonraki yazıya bırakarak konuyu şimdilik şöyle bağlayalım. Akılla şekillenmiş bir plana sahip olmadan hamasetle şişirilmiş politikalar, ‘dünya mazlumlarının umudu, iri ve diri ülke’ olmaz hayali kurarken, dünya mazlumlarını kendi ülkesinde çoban durumuna düşürür. Kendi halkını da soğana muhtaç, sefil eder.

    O yüzden büyük fiyakalı cümlelere değil arkasındaki akla bakmakta fayda var.