• HAKİM Koordinatörü Özgüner: Hayvanlara adalet borçluyuz
    04 Ekim 2019

    Bağdaş Çetin

    Hayvan Hakları İzleme Komitesi (HAKİM) Koordinatörü Özgüner, 16 Punto’ya konuştu. Özgüner, “Hayvanlara adalet borçluyuz” dedi.

    Bugün 4 Ekim Hayvanları Koruma Günü. Hayvanlara yönelik şiddet her geçen gün artış gösterirken, hayvanların kapatıldığı ve stres altında olduğu hayvanat bahçeleri, yunus parkları, deney laboratuvarları, faytonlar ve ticari faaliyetleri de hala yasal bir şekilde devam ediyor.

    Hayvan hakları ihlalleri cezasız kalmaya devam ederken yıllardır talep edilen yasa değişikliğine ilişkin Çarşamba günü toplanan TBMM Hayvan Hakları Araştırma Komisyonu’nun hazırladığı raporun Ekim içerisinde Meclis’e gelmesi ve kalıcı adımlar atılması umut ediliyor.

    Hem 4 Ekim Hayvanları Koruma Günü dolayısıyla hem de TBMM Hayvan Hakları Araştırma Komisyonu’nun çalışmaları devam ederken Hayvan Hakları İzleme Komitesi (HAKİM) Koordinatörü Burak Özgüner sorularımızı yanıtladı.

    TBMM Hayvan Hakları Araştırma Komisyonu’nun hayvan haklarına ilişkin raporunun Ekim ayı içerisinde Meclis Başkanlığı’na sunulması bekleniyor. Son durum nedir?

    “Önerilerimiz dikkate alındı ancak yunus parkları, faytonlar, hayvan deneyleri taleplerimiz kabul görmedi”

    Komisyon raporunda birçok hayvan hakları ihlâline değinildi. Son toplantıda da birçok öneri ve talebimiz dikkate alınarak, bunların taslak rapora ekleneceğinin sözünü aldık. Ancak yunus parkları, faytonlar, hayvan deneyleri, “folklorik” olarak tanımlanan hayvan “güreşleri ile ilgili taleplerimiz ne yazık ki komisyon tarafından kabul görmedi.

    Komisyon üyeleri arasında karara varılamayan bir diğer konu da şuydu: “Tehlikeli ırk” tanımı ve uygulamalarının iptal edilmesi. Pitbull Terrier, Dogo Argentino gibi köpek ırklarına şu anda el koyuluyor; bu hayvanlar belediye barınaklarında müebbet hapse mahkûm ediliyor ve çoğu zaman gizlice öldürülüyor.

    Biz, yaşam hakkı savunucuları olarak, insanların bu hayvanlar hakkında bu kadar kolay bir şekilde müebbet hapis ya da ölüm cezası kararı veremeyeceğini savunuyoruz. Bu konudaki taleplerimizi komisyona ilettik, son toplantıda da uzun uzun tartıştık.

    Yasaklı ırklar konusunda cezalandırılması, denetlenmesi gereken bu köpekler değil, bu köpeklerle yaşamını paylaşan yurttaşlardır. Çünkü hayvanlar, ceza hukukunun bir öznesi olamaz.

    Türkiye’deki barınaklarda yüzlerce köpek bu nedenle müebbet hapse mahkûm edilmiş durumda. Komisyonun, hayvanları da insanları da gözetecek bir karara varması gerekiyor. Çözüm de öneri ve taleplerimiz arasında yer alıyor.

    Komisyonda ‘av turizmi’ tartışıldı

    Komisyonda, tam olarak karar verilemeyen bir başka konu da “av turizmi” denilen katliam ihaleleri… Biz hem de avcılığın hem de bu katliam ihalelerinin yasaklanması gerektiğini düşünüyoruz.

    Ancak komisyon bu konularda da tam olarak kararını verebilmiş değil. Ama komisyon üyelerinin neredeyse tamamı, avcılığın bir spor olamayacağı ve bunun ciddi bir yaşam hakkı gasbı olduğu görüşünde.

    4 Ekim Hayvanları Koruma Günü nedeniyle birçok kurum, bakanlıklar, belediyeler paylaşımlar yapıyorlar. Ancak buna rağmen hayvan haklarının ihlaline ilişkin konuşulanlar yıllardır yasalaşamıyor bir türlü. Neden sonuca ulaşılamıyor?

    “Samimi olduklarını düşünmüyorum”

    Devlet kurumları, milletvekilleri, bakanlar, siyasî partiler 4 Ekim’de ya da son derece “uçucu” olan toplumsal infialin oluştuğu durumlarda, bir anda hayvan hakları savunucusu kesiliyorlar. Bu her zaman böyle oluyor ama ben bunun kesinlikle samimi olduğunu düşünmüyorum.

    Samimi olsalardı Türkiye’de hayvanlara yönelik kötü muamele içeren eylemler “kabahat” değil, suç olarak tanımlanırdı. Hayvanlara yönelik suç işleyen failler, caydırıcı bir şekilde cezalandırılırdı.

    15 senedir yürürlükte bulunan Hayvanları Koruma Kanunu’nda “yasak” olduğu belirtilmesine rağmen, sokak ortasında hayvanlar zehirlenmezdi, silahlarla vurulmazdı.

    Belediyelerin barınakları, hastalığın, yaralanmaların, eziyetin hüküm sürdüğü ölüm ve toplama kamplarına dönüşmezdi.

    “8 senedir kanun değiştirilecek”

    Kanun, en çok kediyi, köpeği, yani her daim gözümüzün önünde olan hayvanı dahi koruyamıyor ki siz, bir de mezbahadaki koyunu, süt sağım tesisindeki ineği, kimsenin görmediği ıssız ormanlarda avlanan karacayı, hayvanat bahçesindeki maymunu, akvaryumdaki çeşitli türlerdeki balıkları, yunus parklarındaki deniz memelilerini, canlı canlı kaynatılarak ya da boğularak öldürülen deniz hayvanlarını ve nicelerini düşünün…

    Hayvanlara yaşatılanlar dudak uçuklatan cinsten bir kötülüğün ürünüyken, 2011 senesinden beri verilen sözler tutulmuyor. 8 senedir kanun değiştirilecek ancak sadece parlamentoda tartışabiliyoruz, bundan öteye gidemiyoruz.

    Hayvanlar her gün feci koşullarda öldürülüyor, cinsel şiddete maruz bırakılıyor ve işkence görüyor ama siyasiler harekete geçmemek için adeta direniyor. Ben bunu iyi niyetli olarak tanımlayamıyorum.

    Biz de her sene parlamentoya, bakanlıklara gidip gelmekten ve hiçbir sonuç alamamaktan, karşımıza çıkarılan ve hayvanların tamamen aleyhinde olan maddelerden vazgeçilmesi için mücadele etmekten yorulduk.

    “Hayvanlara yönelik şiddeti durdurmak niyet meselesi”

    TBMM Genel Kurulu’nda, Yunus Emre Vakfı’nın mütevelli heyetinin değişikliği ile ilgili yasa teklifi tartışılıp anında kanunlaşabiliyorken, hayvan hakları ile ilgili onlarca yasa teklifi komisyonlarda görüşülmeyi bekleniyor.

    Hayvana yönelik işkenceyi, şiddeti durdurmak tamamen niyet meselesi… Demek ki ortada böyle bir niyet yok!

    Şimdi ise durum biraz daha farklı. Parlamentoda, Mayıs ayında teşekkül eden TBMM Hayvan Hakları Araştırma Komisyonu, Meclis’teki beş siyasi partinin ortak önergesi ile kuruldu ve komisyon raporu, yine beş siyasi partinin ortaklaşa aldığı kararlar ile oluşturularak TBMM Genel Kurulu’na gönderilecek.

    Yani bu araştırma komisyonu raporu, bu yasama döneminde hazırlanacağı iddia edilen, hayvan hakları ile ilgili yasama çalışmasının temelini oluşturacak.

    Eğer ortada iyi bir niyet varsa, rapordan sonra milletvekillerinin hazırlayacağı yasa teklifi yazılırken, yine sivil toplum katılımı sağlanır ve hayvanları gerçekten koruyabilecek, haklarını gerçekten gözetebilecek bir yasama çalışması tamamlanır ve yasalaştırılır.

    “Hayvan sömürüsü ile ayakta kalan sektörler, parlamentoda çok güçlü bir şekilde lobi yapıyorlar”

    Bir de kanun değişikliği, ilk defa, 24. yasama döneminde, 2014’te TBMM gündemine gelebildi. TBMM Çevre Komisyonu’nda epey tartışıldıktan sonra, Meclis Genel Kurulu’na inebildi ancak araya seçimlerin girmesi ile bu yasama çalışması görüşülemedi.

    O dönemden de araştırma komisyonu sürecinden de biliyoruz ki hayvan sömürüsü ile ayakta kalan sektörler, parlamentoda çok güçlü bir şekilde lobi yapıyorlar.

    Kanunun, hayvanlar lehine değiştirilememesinde bu lobilerin de payı var. Bundan önce tabii ki şunu söylemek gerekir: Hayvanların oy hakkı olmadığı için siyasetçilerin de umurlarında olmuyorlar. Durum maalesef böyle…

    Hayvan Hakları İzleme Komitesi (HAKİM) olarak beklentiniz nedir?

    “Tüm hayvanların korunmasını istiyoruz”

    Bizim beklentimiz, hisseden, duygulu olan tüm hayvanların ve haklarının korunması. Çünkü kedi ile koyunun, sığırın arasında hiçbir fark yok. Hem haklar bağlamında hem de acı çekme yetileri açısından…

    Dolayısıyla köpeğe işkenceye ceza isteyip özne koyun olduğunda cezadan bahsetmemek tutarlı bir yaklaşım değil.

    “Adli para cezasına dönüştürülmesini istemiyoruz”

    Cezalar anlamında, hayvanlara yönelik işkence, cinsel şiddet ve öldürme fiillerinde verilecek hapis cezası alt limitinin 2 yıl 1 aydan başlamasını ve bu cezanın ertelenmemesini, adlî para cezasına dönüştürülmemesini talep ediyoruz.

    Ayrıca hayvanların sömürüldüğü, sistematik işkence gördüğü, esir edildiği tüm sektörlerin, yerlerin tarihe karışması gerektiğini düşünüyoruz. Bu reel politik anlamda imkânsız gibi gözükse de gün gelecek, bu esaret ve zulüm merkezleri de kapanacak.

    “Hayvanlara adalet borçluyuz”

    Bu nedenle toplumsal dönüşüm oldukça önemli. Hayvanlara adalet borçluyuz.

    Peki, hayvan hakları ihlallerinin Kabahatler Kanunu’nda çıkartılıp Ceza Kanunu’na girmesi yeterli olacak mı? Toplumsal bir soruna dönüşen ‘yaşam hakkına saygı’ için neler yapılmalı?

    “Devletin hayvan haklarını yok sayma tutumu da hayvanlara yönelik suçları arttırıyor”

    Türkiye’de hayvanlara yönelik şiddet her daim mevcuttu. Hayvanların hapsedildiği, sömürüldüğü tesislerde bu şiddet rutin ve sistematik durumda, tıpkı tüm dünyada olduğu gibi.

    Ama Türkiye’de hayvanlara yönelik işlenen suçlar, idari para cezaları ile geçiştirildiği ve cezasızlıkla sonuçlandığı için bu rutin ve sistematik şiddetin boyutları daha da artabiliyor. Hayvanlar, kanunun dışına itilmiş özneler olarak karşımıza çıkıyor.

    Biz hayvan hakları savunucuları, hayvanları doğuştan gelen haklara sahip, duyguları, hisleri, acıyı hissetme yetileri olan bireyler olarak görsek de devlet, kendi mevzuatına ve taraf olduğu uluslararası sözleşmelere rağmen bizim bu görüşümüzü reddediyor.

    Devletin bu reddiyesi ve cezasızlık tavrı, hayvan haklarını yok sayma tutumu da hayvanlara yönelik suçların artmasına yol açıyor; faillerin suç işleme konusunda engellenmesini sağlamıyor.

    “Toplumsal farkındalık ve bilinç yükseltme”

    Her şeyden öte, uzun vadeye yayılması gereken, çok ciddi bir toplumsal farkındalık, bilinç yükseltme çalışmasının yürütülmesi gerekiyor.

    Toplum hayvanlara karşı ön yargısından, nefretinden kurtulamadığı sürece, Türkiye’de dünyaya örnek olacak bir yasama çalışması da yapılsa ve TBMM’de kabul edilerek yürürlüğe girse, sonuç değişmeyecek. Toplumsal şiddet, linç, nefret konusunda öznel bir ayrımcılık yapılmamalı.

    “Bugün hayvana yapan, yarın insana yapar” gibi bir argümanın sahiplenilmesini ben doğru bulmuyorum.

    Özellikle son yıllarda toplumsal şiddet çok yüksek bir oranda artış göstermiş durumda ve Türkiye’deki, şiddet sarmalının içine hapsedilmiş toplum yapısı değişmediği sürece bu cinnet hâlinden uzaklaşmak mümkün değil.

    “Herkes için topyekün özgürlük olmazsa insanların haricindeki canlılar da gün yüzü görmeyecek tüm dünyada”

    Toplumsal şiddetin, linç kültürünün çok yönlü ele alınması, nefret suçlarının tamamına yönelik tedbir uygulamalarının hayata geçirilmesi gerekiyor.

    Toplumsal şiddetin kısa vadede önlenmesi, geçmişi toplumsal travmalarla dolu olan bir ülkede tabii ki mümkün değil. Bunun için coğrafyamızda, türler arasında hiçbir ayrım yapmadan tüm acılarla yüzleşmek gerekiyor.

    Burada, kendisini “muhalif” diye tanımlayan ve “ötekileştirme” kelimesini ağzından düşürmeyen kesimlerin ilk önce kendi yaşam biçimlerini, attığı adımları sorgulaması gerektiğini düşünüyorum.

    Kendisini “özgürlükçü” olarak tanımlayan kesimler, bireyler, sadece kendi mensup olduğu gruba özgürlük istiyorsa, burada çok aleni bir ikiyüzlülükten bahsedebiliriz.

    Türkiye’de durum maalesef böyle ve bu tutum nedeniyle hayvanların hakları sürekli ve sürekli olarak öteleniyor, arka plana atılıyor.

    Bu tavırdan uzaklaşılması gerekiyor öncelikle, herkes için özgürlük, adalet, eşitlik arayışına girmeliyiz. Bu arayışın içine hayvanlar ısrarla dâhil edilmiyorsa, başka bir grup da başka bir grubun özgürlüğünü kısıtlama hakkını kendinde görebilir ve hakların teslimi konusunda ciddi sıkıntılar yaşanır ki yaşanıyor da. Türkiye’deki durum da tam anlamıyla bence bu.

    Toplumsal mücadeleler, istisnasız herkes için, topyekûn özgürlük hattına çekilmediği sürece insanlar da insanların haricindeki canlılar da gün yüzü görmeyecek tüm dünyada.

    Kısacası Türkiye’deki toplumsal mücadele kulvarlarında artık bir kırılma yaşanması gerektiğini düşünüyorum, böyle bir “seferberlik” oluşmadığı takdirde içinde yaşadığımız cinnet toplumu herkesi yutacak zamanla.