• Doç. Dr. Süreyya Karacabey: İnsanların nefes alması bile yasaklanacak neredeyse
    11 Haziran 2019

    Tüm samimiyeti ve içtenliğiyle bir KHK’lı olarak yaşadığı zorlukları anlatan Karacabey, bu dönemden geriye güçlü bir öfkenin kalacağını belirterek, adalet duygusu sürekli olarak incinen insanların ulaşabildikleri bir yer olmadığının altını çizdi.

    Bir KHK sonrası Ankara üniversitesi Dil, Tarih ve Coğrafya Fakültesi Tiyatro Bölümü’ndeki görevinizden uzaklaştırıldınız. Bu süreçte yaşadıklarınızı, hissettiklerinizi ve bugün verdiğiniz mücadeleyi bizimle paylaşır mısınız?

    KHK ile atılmamın üzerinden iki yıl geçti, tuhaf bir zaman aralığıydı yaşadığımız. Listelere bakanlar biliyordur, tanıdıklarınızın adlarının izini sürdüğünüz berbat bir süreçti ve sizden önce atılanlar varsa eğer, kendi adınızı görmeniz bir anlamda rahatlatıcıydı. Ankara Üniversitesi çok fazla kayıp verdi, arkadaşlarınızın atıldığı bir üniversitede –aynı şeyle suçlanıyorsanız- kalmak zaten atılmaktan daha ağır bir şey olacaktı. Dolayısıyla kişisel bir üzüntüden çok yapılan kıyımın adaletsizliği öfkelendirdi çoğumuzu. Adalet duygusu sürekli incinenler bilir, mantık dışı, hukuk dışı bir labirenttesiniz ve sesinizin ulaştığı bir mercii yok. Ben en çok bunu hatırlayacağım, Kafkaesk bir ortamı, grotesk ile absürt arasında salınan bir zamanı. Absürt ama gülemeyeceğiniz kadar çok ağır manzaralara tanık olduğunuz bir süreç. İntiharlar, aile dağılmaları, zorunlu sürgünler… Bu dönemden geriye bu öfke kalacak hepimizde.

    “İNSANLARIN NEFES ALMASI BİLE YASAKLANACAK”
    Zaten yasaklı bir ülkede OHAL’le birlikte iyice keyfileşen yönetim, yurttaşlarına en temel haklarını kullandırtmıyor; kendisi suç işliyor, en ufak itirazın bedeli ya mahkeme ya hapishane, insanların nefes alması bile yasaklanacak neredeyse. KHK’lılar ise başka yerlerde çalışmaları, projelere dahil olmaları engellenerek açık bir yaşam hakkının gaspıyla karşı karşıya. Biz şimdi kendi hukuksuzluğunu kapatmak için, dünyanın en basit protesto hakkından-bir bildiriye imza atmak- suç üreten hükümetin ağır ceza mahkemeleriyle uğraşıyoruz. Yurttaşın devletini eleştirme hakkını, terör suçuna havale eden bir akıl yürütmenin sorunsuz işletildiği mahkemelerdeyiz. Şaşkınlıkla bakıyoruz oradaki hukukçulara ve şöyle demek istiyoruz: Bu bizim değil sizin mücadeleniz olmalı ey hakimler, savcılar, eğitimini aldığınız hukukun üstünlüğünü koruması gerekenler sizsiniz. Bizi savunması gerekenler sizsiniz. Şaka yapıyorum tabii, hukukun ne işlevi olduğunu biliyorum elbette, sadece onların alan savunmaları böyleydi, onu hatırlatıyorum.
    KHK’lılar diye büyük bir kitle var ve bu dönem onların bedenlerinin üzerinden geçti, kapatamayacakları kadar büyük, kılıfına uyduramayacakları kadar haksız. Her şeyin zamanı gelecek, hiçbir şey sonsuz değil çünkü, susmamızı gerektirecek bir şey yapmadık, susmadık. Şimdi onların susacağı zamanı bekliyoruz.

    Henri Lefebvre, çok önemli bir Fransız sosyolog. Kaleme aldığı üç ciltlik ‘Gündelik Hayatın Eleştirisi’ adlı kitabıyla ideoloji ve yabancılaşma sorunsalını fazla ilgilenilmeyen bir yerden, gündelik yaşamın perspektifinden anlatmaya çalışıyor. Okuduğum en iyi eserlerden birisidir Gündelik Hayatın Eleştirisi. Sizin de ‘Gündelik Hayata Direnmek’ başlıklı bir kitabınız var. Yaşamınızı araştırırken denk geldim bu kitaba ve yakın zamanda okumak istiyorum. Bir insan gündelik yaşamın güçlü etkisine karşı sizce nasıl direnebilir?

    Gündelik Hayata Direnmek daha önce bir sitede yazdığım yazıların derlenmesinden oluşuyor. Bir çeşit kişisel tarihle toplumsal tarihin kesişme noktasından notlar. Bir yerden geçişin, bakmanın, kızmanın, eleştirmenin, didiklemenin ve pratik hayata teslim olmamanın notları. Kendime ve başkalarına bir hatırlatma aslında. Kurduğun cümlelere uygun bir hayat sür! Kitabın ilk yazısından alıntılayarak anlatmaya çalışayım ne demek istediğimi: “Direniş, sadece büyük politik karar anlarının eşlik edicisi değildir, direniş aslında bir formun dışına çıkmak için verilen kocaman bir mücadeledir, evde çocuğunuza bakarken, iş yerinizde işinizi yaparken hatta alışveriş yaparken bile bir formun içinde olduğunuza ayılmadıkça kullandığınız bütün muhalif sözcükler kırık cam parçaları gibi ağzınıza batar ve kanatır dilinizi.”

    Ya da “Bir formun yapısal dönüşümü için uğraşmak zor bir iştir, kavramsal bir çerçeveyi dışsal biçimde kabul etmek kolaydır, bir dünya görüşü edinmek ve onu savunmak. Zor olan kendi varoluşumuzun gündelik ritüellere riayetindeki sistem üretici çatlakları kavramaktır. Büyük politika “sömürü kötüdür” der, sözcüklerin bütün şiddetiyle olumlarsınız bunu fakat yönetmeyi gizli gizli sevmeyi sürdürürsünüz; eşitlikten söz ederken dil düzleminde, için için kendinizin daha ayrıcalıklı olmanızı talep edersiniz.”

    Bir sistemi sadece yasalar, üretim biçimleri, sömürü biçimleri oluşturmuyor, onun altında belirlenmiş ruhlarımız ve bedenlerimiz oluşturuyor ve kendi varlık alanımızda yapacağımız değişimler bir anlamda ortak iyi’nin yaşanabileceği zamanları beklemektense, şimdi burada başka bir zamanın içerikleriyle yaşama pratiğini hayata geçirmek. Benim direnişten anladığım-gündeliğin arkeolojisine yönelik- böyle bir şey. Bir başka varoluşu zamanı gelmeden sergileyebilme cesareti, aslında “yanlış bir hayatı doğru yaşamaya” çalışma pratiği, evet, bütünsel olarak mümkün değil belki ama diğerinin kabulüne de itiraz ediyorum, çatlaklara, aşındırıcılara, bir duruşa, çalışmanın serinletici yanına inanıyorum. Sadece geleceğe havale edilen değişim arzusunun herkesi aynı kıldığını düşünüyorum.

    Alanınız tiyatro ve bu alana ilişkin size derinlemesine bir soru yöneltmek isterim. Jean-Jacques Rousseau, tiyatroyu modern topluma ait yıkıcı ve yozlaştırıcı bir alan olarak görmekte ve tenkit etmektedir. Biraz daha yakın zamana gelirsek: Adorno, Kültür Endüstrisi’nin işlevinin bireyi parçalayarak, ‘Araçsal Akla’ sahip bağımlı kişiler üretmek olduğunu söylüyor. Rousseau ve Adorno arasında güçlü bir analoji kurmak niyetinde değilim. Ancak sanat bir kez eleştirelliğini kaybettiğinde ve piyasa ilişkilerine benzemeye başladığında insanı geliştirmek bir yana onu geriletiyor. Siz bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz?

    Rousseau aslında çok temel bir paradoksa dikkat çekmiştir, tiyatroda temsilin sahteliğinin bir hakikat yaratmasının mümkün olup olmadığı hakkında, erken bir eleştiridir bu ama aslında mimesis ve sanat ilişkisinde hala alıntılanabilir bir tarafı vardır. Buradaki düşünce zaten kendisine ait olmayan düşünceleri, duyguları aktaran yani canlandıranın düzeneğiyle bu düzenekten çıkacak sonucun etkisine aitti. Rousseau’nun itirazını daha ontik bir yere koyalım, sanatın doğasına ait bir yere, yani temsilin araçları ile temsilden çıkan sonuç arasındaki yarılmaya bakış diyelim. Adorno ise bu romantik aydınlanmacının iyi yurttaş yetiştirme projesi için kafa yorduğu zamanların çok sonrasında, aklın zamanını başlatmak için mücadele eden bir episteme’nin içine düştüğü kötümser zamanların düşünürüdür.

    “SİSTEMLE BÜTÜNLEŞMEDEN, GERÇEKTEN ONUN KARŞISINDA DURARAK NE YAPILABİLİR?”

    Fakat o, her şeye rağmen mimesis’i kurtarmak ister, tiyatroda “başkası olma”yı bir imkan olarak görür, daha farklı. Bunlar hakkında çok uzun konuşmam gerek yanlış anlaşılmaması için, bu yüzden bırakıp, sizin sorunuzun asıl hedefine dönüyorum. Sanatın eleştirellik potansiyeli ve bunun görünme biçimlerine. Sanat ve direniş ya da eleştirellik sözcüklerini birleştiren şey ya da bunun tartışılmasını mümkün kılan şey zaten sistemin bütün radikallikleri kendi bünyesinde eritme pratiği. Şunu demeye çalışıyorum artık bir eleştirelliği sadece sanat eserinin “demeye çalıştığı” içerikten üretemiyoruz. Bir anlamda eskinin politik sanat anlayışı ya da eleştirel şeyler söyleyen sanat fikri, bu manzara altında sislenmiş bir durumda. Sistemle bütünleşmeden, gerçekten onun karşısında durarak ne yapılabilir sorusu önemli benim için. Eklemlendiği çerçeve önemli, bu gerçekten eleştirel kalmaya çalışan ve uzlaşmamak için direnen sanat için geçerli, sayısı her zaman olduğu gibi çok az ve risk gerektiriyor. Bu söylediğim politik sanatın yıkıcı enerjisine, protestosuna ait praksisi belirliyor. Öte yandan daha geniş anlamda bakıldığında gerçeklikler dünyasının sıkıcılığına, zalimliğine karşı bir hayal gücü olarak sanatsal varoluşun bir anlamı var. Aşkın bir şey değil sanat, diğer bütün edimler gibi varoluşunu sisteme içkin ya da sisteme karşı konumlandırmak için çabalıyor. Biz bu çabaların toplamına sanat tarihi diyoruz. Çabalayanlar burada da var ve olacaktır da ama tıpkı mücadele tarihi gibi bir şey bu da, avangard ruh hep bir yerlerden çıkacak, başka alanlarda çıktığı gibi.

    Unutamadığınız ve yaşamınızda derin izler bırakan beş kitabi size sorsam, ilk beş sırada hangileri yer alırdı?

    Benjamin Pasajlar,
    Adorno Minima Moralia,
    Dostoyevski Budala,
    Sevgi Soysal Tante Rosa,
    Lautreamont Maldoror’un Şarkıları.