Perşembe, 18 Temmuz 2019

Çevirmen Hazal Yalın: Toplumun en lümpen kesimleri, toplumun en aydın kesimlerini alaya alma, incitme, hakaret etme hakkını kendinde görüyor

"Biz, kültürel olarak sağlam, güçlü ve muhkem altyapıya sahip bir toplum olmadık hiçbir zaman. Ama gene de uzun süre, güçlü bir entelijensiyamız vardı."

Kültür Sanat Çevirmen Hazal Yalın: Toplumun en lümpen kesimleri, toplumun en...

Rus klasikleri çevirileriyle hayatlarımıza dokunan çevirmen Hazal Yalın, Çağdaş Gökbel’in sorularını yanıtladı. Çevirmen olmanın zorluklarından, Rus edebiyatının kendine özgü iklimine dek kısacası okumayı yaşam biçimi yapanlar tüm sorularına bu röportajda cevap bulacak.

Çevirmen ve yazar Işık Ergüden çeviri ücretinde indirimi kabul etmediği için sözleşmesini fesheden Yapı Kredi Yayınları’na yönelik olarak bir açık mektup kaleme almıştı. Bu mektupta gösterdi ki Türkiye’de çevirmen olmanın ciddi zorlukları var. Geçmişte ve bugün yaşadıklarınızı dikkate alarak çevirmen olmanın zorluklarını kendi deneyimlerinizle anlatır mısınız?

Çevirmen emeği, en kalifiye emeklerdendir aslında, çünkü sadece çevirdiği dile vakıf olması yetmez, bence bundan daha önemlisi, Türkçeye vakıf olması gerekir, bu da iyi bir çevirmenin iyi bir edebiyatçı olduğu anlamına gelir aynı zamanda. Kolay bir iş değildir, çünkü (hiç değilse benim kanaatimce) önce esere, sonra yazara ve ancak en son olarak okura karşı sorumluluk taşırsınız.

-

Daha ayrıntılı ifade etmeye çalışayım. Bir çevirmenden şunlar beklenmelidir: (1) Eserin yazıldığı dile vakıf olacak, nüansları takip edebilecek. İyisi mi, en azından bir dil daha bilecek ve gerektiğinde çevirisini bu üçüncü dilden denetleyecek, karşılaştıracak. (2) Türkçeye vakıf olacak. Bu, ilkinden de önemli; çünkü Türkçeye vakıf olmak, sadece düzgün ve tashihsiz cümleler kurmak anlamına gelmez, okurun edebi tat alabileceği metinler kurmak anlamına da gelir. (3) Sanırım her dildeki edebiyat eserinin, Türkçede olduğu gibi, kimi zaman espriye kaçan, kimi zaman dini yahut deruni anlamlar içeren, kimi zaman okuru şaşırtmayı amaçlayan eski, hatta arkaik, yahut yeni, ukala kullanımları, eserde yansıyan yerel ağızlar, dialektler, vb. vardır. Çevirmen bu anlam nüanslarını ayırt etmesini bilmekle kalmayacak, onların Türkçeye nasıl aktarılabileceğine de kafa patlatacak. (4) Ancak bunlar da yetmez. Çevirmen, özellikle klasik eserleri çevirirken, bu eserlerin tarihi ve düşünsel bağlamını bilecek. Çok, çok önemli bir şey bu.

DOSTOYEVSKİ BİR SLAVCIDIR, GELENEKÇİDİR”
Ne demek istiyorum? Rus edebiyatından örnek vereyim, sanırım bunca eseri çevirdikten sonra birkaç kelam etmem ukalalık sayılmaz. Bir süre önce Suç ve Ceza’yı çevirdim, bu aralar da Savaş ve Barış’ın çevirisine devam ediyorum. Ortalama bir edebiyat okuru bilmeyebilir: Suç ve Ceza, bir anlamda polemik eseridir; polemiğin hedefi ise, daha sonra narodniklerin ideolojik omurgasını teşkil edecek olan Çernişevski ve çevresidir. Eserin birçok yerinde Dostoyevski, bu devrimci çevreyle düpedüz alay eder, üstelik de bizzat kendisinin, henüz rüşeym halindeyken bu çevrede bulunduğuna ve son dakikada ipin ucundan döndüğüne bakmaksızın. Dostoyevski bir slavcıdır, gelenekçidir; adaletsizliklerin karşısında yer almasına rağmen esas itibariyle boyun eğmeyi ve içe dönmeyi öğütler. İktidarı hedef alan her tür eylem ise, ona göre (biraz abartarak söylememe izin verin), bir kişilik sorunudur. Bu, büyük kahramanının isminde bile yansır: Raskolnikov, aslında “raskol”dan gelir ve bu, Moskova patrikliğinde 17. yüzyıl ortalarında ortaya çıkmış bir bölünmenin adıdır. Bölünme, parçalanmadır bu; Raskolnikov, parçalanmış bir kişiliktir. (Bunlara “konuşan soyadları” denir ve Rus edebiyatında son derece yaygındır.) Elbette edebiyat okurları genellikle tarihçi değildirler, ama çevirmen, bu tarihi ve bu anlam derinliklerini bilmezse, eserin ruhunu yansıtamaz.

Bu konuda çok fazla ayrıntıya girmek istemiyorum ama, şunu da ekleyeyim. Dedim ya, Savaş ve Barış’ı çeviriyorum şimdi. Daha önce Anna Karenina’yı da çevirmiştim. Bu eserler, sadece roman değildirler. Aslında Tolstoy’un devrimci demokratik düşüncelerinin çok somut bir yansımasını bulursunuz bunlarda. Anna Karenina çoğu zaman bir aşk romanı gibi anlatılır, oysa (açık söyleyeyim) hiçbir ilgisi yoktur bence; Anna Karenina, Tolstoy’un köylü meselesine bakışını özetlediği (1000 sayfayı aşkın bir özet) en temel eseridir. Bir fikir eseridir o, aşk kurgusunun altında Levin’in toprak devrimi projesi yatar. Savaş ve Barış ise hem bir tarih kitabı hem dönemin rayiç askeri teorilerine karşı çok ciddi, çok önemli bir polemik, hem bir yurtseverlik çağrısıdır; bununla birlikte kör bir yurtseverlik de değildir. Üçüncü cildin ortalarında köylünün nasıl Napoléon’un çağrılarına sessiz kalmadığını, onların cazibesine kapıldığını anlatır ve olağanüstü tespitlerdir bunlar; orada, Napoléon ordularının, köylünün özgürleşmesi fikrini nasıl yaygınlaştırdığını görürsünüz. Ne üslubun ne anlatılanların şovenlikle uzaktan yakından ilişkisi de yoktur üstelik: hatta aristokrasinin sahte yurtseverliğini çok incelikle alaya alır ve dahası, yurtseverliğin nasıl zulme dönüştüğünü de anlatır: Fransız bir aşçı, bir emekçi yani, keyifle izleyen soylular ve köylüler kalabalığı karşısında işkenceye çekilir mesela. İnanılmaz bir gerçekçiliktir bu. Bu nedenle ben, Dostoyevski’nin muhteşem fotoğraflar çektiğini, ama Tolstoy’un, Diriliş’te yazdığı gibi (“her insan bir nehirdir”), akmakta olan nehirleri anlattığını düşünürüm.

“EDEBİYAT ÇEVİRİSİ PASAPORT ÇEVİRİSİNE BENZEMEZ”
Bunca sözden sonra sorunuza gelebilirim. Bir çeviri bürosu, 1000 karakterin çevirisi için 16 TL istiyor. Bir diğeri, 20 TL. 18 TL isteyen de var. Boşluksuz 1000 karakter.
Edebiyat çevirisi, pasaport çevirisine benzemez; ama öyle olduğunu kabul edelim gene, diyelim ki, 1000 karakter karşılığı 20 TL ödeniyor olsun. Benim Rus Yazarlarından Masallar ve Şiirler adlı çevirim 75 bin karakter; yani pasaport çevirisi gibi ödeme yapılmış olsaydı, 1.500 TL ödemesi gerekirdi YKY’nin. Bu, şiirler de olduğu için öyledir üstelik; aynı sayfa sayısında bir novella olsaydı, yaklaşık 200 bin karakter tutacağından, aşağı yukarı 4 bin lira ederdi. Ödenen, 500 TL’dir. Hiçbir kalifiye emeğin bu derece sömürüldüğünü sanmıyorum. Üstelik çevirmen olarak ne sigortanız ne hayat güvenceniz vardır ne de yayınevinin başka baskı yapıp yapmadığını hafiye gibi denetleyebilirsiniz… Sadece gözlerinizin bozulduğu, sırtınızın kamburlaştığıyla kalırsınız.

Türkiye, okur oranının ciddi bir biçimde düşük olduğu bir ülke. Okur yazarlık demek istemiyorum; çünkü iyi bir okur olmadan nitelikli yazılar kaleme alınamaz. Ülke olarak okur oranlarını yükseltmek istiyorsak sizce ne yapmalıyız?

Yukarıdaki hesaptan devam edeyim. Kitap fiyatlarının aşağı yukarı aynı olduğunu, çevirmene ödenen telif oranının da değişmediğini kabul edelim. Fazlasıyla farazi bir kabul yani; zira (örneğin Avrupa ülkelerinde) kitap fiyatları çok daha pahalıdır, çevirmene ödenen telif de çok daha yüksektir. Bizde çevirmene yüzde 5 ile 9 arasında ödeme yapılır. Müteakip baskılarda ise yüzde 3 ile 6 arasına kadar düşer. Diyelim, 100 sayfalık bir novella çevirdiniz. Fiyatı 12 TL olsun. Klasik bir eser, en fazla 1.500 baskı yapar. Yüzde 7 ile kazandığınız para, 1.300 lirayı bulmaz. Şimdi de varsayalım ki Rusya’da, Rusçaya çevirmenlik yapıyorsunuz. Ortalama kitap baskısı 30 bini bulur. Kazanacağınız para 25 bin lirayı aşar.

“EN PRESTİJLİ YAYINEVLERİ ARASINDA EN PARAGÖZ PATRONLARI
SAYABİLİRSİNİZ”
Hesap gayet mütevazı, ama tablo son derece dehşet verici. Ne var ki çözümünün nerede olduğunu bilmiyorum. Bizde yayınevlerinin kurumsallığı zayıftır, en prestijli yayınevleri arasında en paragöz patronları sayabilirsiniz (hepsi değil elbette; benim çalıştığım yayınevlerinin çoğunluğu dürüsttür, bu anlamda şanslıyım ben; hangileriyle sorunlar yaşadığımı ise Twitter hesabımdan açıklamıştım). Bir sorun, budur. Ama temel sorun başka bir yerdedir. Bu, kültürel olarak son derece zayıf bir toplum oluşumuzda yatar. Bu zayıflık giderek derinleşiyor. Ama ben, başka bir şeye daha dikkat çekmek istiyorum. Biz, kültürel olarak sağlam, güçlü ve muhkem altyapıya sahip bir toplum olmadık hiçbir zaman. Ama gene de uzun süre, güçlü bir entelijensiyamız vardı. Geniş anlamda kullanıyorum bu terimi; yani sadece gazeteciler, yazarlar, çizerler, entelektüeller değil, öğretmenler, avukatlar, doktorlar, hatta öğrenciler filan da içinde. Bunlar, dar ve elit niteliklerini korumakla birlikte aralarında tartışır, üretir, gelişirdi; dinmeyen bir siyasi baskının da hedefi durumundaydılar ama, varlıkları hiçbir zaman bütünüyle kesintiye uğramamıştı. Elbette sol da bunun en önemli bileşeni durumundaydı; hatta daha ileri giderek, bunların esas itibariyle sol olduklarını da ileri sürebiliriz. Daha önemlisi ise şu: bu elitin (toplumu aşağı gören anlamında değil, toplumun ortalama değerlerinin üzerinde bulunan anlamında elit) değerli olduğunu, bu elitle uzak yakın hiçbir ilişkisi olmayanlar da bilirdi. Saygı duyarlardı yani; onların bu ülkenin hayatı için gerekli olduğunu içten içe, sezgileriyle de olsa, bilirlerdi. Ne var ki bugün bu durum ortadan kalktı; şimdi toplumun en lümpen kesimleri, toplumun en aydın kesimlerini alaya alma, incitme, hakaret etme hakkını kendinde görüyor. Bence bu, tabloyu daha da dehşet verici hale getiriyor.

Bu mesele nasıl çözülebilir? Aslına bakarsanız, sorunuzu okuduğumda aklıma hemen Marx’ın Feuerbach üzerine 3. tezi geldi. Orada şöyle der: “Ortamın değiştirilmesi ile insan faaliyetinin ya da kendi kendini değiştirmenin çakışması, yalnız devrimci pratik olarak kavranabilir ve rasyonel biçimde anlaşılabilir.”

Hayatımın en kritik döneminde yani kişiliğimin şekillenmeye başladığı ergenlik yıllarımda, Rus klasikleri benim için adeta pusula olmuştu. Rus edebiyatını diğer milletlerin edebiyatından ayıran özelliklerini bizim için sıralar mısınız?

Avrupa’yla ilişkiler sonucu her alanda süratle kurumsallaşmaya yönelik atılan seri ve kararlı adımlar, çok hızlı gerçekleşen bir sosyal dönüşüm, devrimci gelenekler. Bunların ilki, esas itibariyle, bizim Osmanlı tarihçilerinin deli dedikleri çar Büyük Pyotr’un eseridir. Pyotr genellikle II. Mahmut’la kıyaslanır, ama ben bu kıyaslamanın yanlış olduğunu düşünüyorum. Pyotr, otokrat bir devrimcidir ve adeta bir jakoben kararlılığıyla, arkaik feodal unsurları karşısına almaktan hiç çekinmeden, çok hızlı bir kurumsal dönüşümün temellerini atmıştır. Böylelikle aydınlar arasında okuryazarlık ve eğitim temelinde yeni bir kültür yeşermiştir. 18. yüzyılın gelgitli siyasi atmosferine rağmen bu aydınların son derece sağlam kültürel altyapısından başka halkla ilişkisi, bu derin çelişkinin edebiyatta yansıması sonucunu doğurur.

“FRANSIZ İHTİLALİ RUS AYDININI ÇOK DERİNDEN ETKİLEMİŞTİR”
19. yüzyılın başından itibaren ise yepyeni bir olguyla karşılaşırız: Fransız ihtilalidir bu ve çarlığın Avrupa’da feodalizmin jandarması olmasına rağmen Rus aydınını çok derinden etkilemiştir. Na-poléon savaşları, asker ve sivil aydına Avrupa’yı tanıtmıştır, 1812 savaşı yurtseverlik duygularının ve milli bilincin yükselmesinden başka bir şeyi daha hızlandırmıştır: aydınlar, halkı tanımışlardır bu savaşla. Onların çoğu bu zamana kadar Avrupa başkentlerini Moskova’nın köylerinden daha iyi biliyorlardı; ancak gerilla savaşının yaygınlığı ve Rus köylüsünü de savaşa katmak zorunluluğu, şimdi belki de ilk defa, Rus halkını Rus aydınının menziline sokmuştur. Benim düşünceme göre, Rus edebiyatındaki en büyük sıçrama bu döneme tarihlenebilir; ilk büyük klasik Rus yazarları, başta da Puşkin ve Gogol, bu dönemin eseridirler. Ve elbette dekabristler — onlar, bir devrimci geleneğin fitilini ilk ateşleyenler oldular; 1826 ayaklanmasından sonra artık hiçbir yazar, bu geleneğe kayıtsız kalamazdı.

1861 reformu, ikinci en büyük sıçramadır; feodalizmin gerileyişi ve burjuvazinin yükselişi, edebiyat dünyasında da karşılığı bulur. Suç ve Ceza örneğin, 1864-65 reformlarının romanıdır bir anlamda. Karamazov Kardeşler ise, karşı-reformlar döneminin eseridir. Burjuvazinin yükselişiyle birlikte köylü sorunu da büyür ve o zaman Anna Karenina çıkar karşımıza. Liberal işbirlikçiliği ve çarlık otokrasisinin terörü, Saltıkov-Şçedrin’in eserlerinde yansır. Devrim ve sonrasını ise zaten biliyoruz.

Yalnız, bütün bu söylediklerim, yani bu dev geleneğin arkasındaki maddi iticiler, bizi yanıltıp da o geleneği yükselten yazarları küçük görmeye yöneltmesin. Rus edebiyatının en güçlü tarafı, bence, karakterlerinin canlılığıdır. Hiç şüphesiz kurgudur bunlar, ama her bir karakter, o dönemin Rusya İmparatorluğunda sayısız örneğine rastlayabileceğiniz insanlardır. Karakterler öyle olunca eserler de diri, canlıdır; okuyanlar onlarda kendilerini bulur — üstelik sadece mecazi anlamda değil, birçok açıdan gerçek anlamda da kendilerini bulurlar.

Olağanüstü, büyüleyici bir edebiyattır Rus edebiyatı.

Üniversite sıralarında edebiyat okuyan ve belki de çevirmenlik hayali kuran binlerce genç var. Bir çevirmen olarak onların işlerinde iyi olabilmeleri için gençlere hangi tavsiyelerde bulunmak istersiniz?

İlk soruya cevaben söylediklerim, bu sorunun da cevabı sayılabilir. Yalnız, kısa bir ek kabilinden şunu belirteyim gene de: uyarmak zorundayım ki, bizim memleketin manzara-i umumiyesi yüzünden, eğer bir gün çevirmen olursanız, çevirmenlikle para kazanamayacaksınız, kimi zaman bir düzeltmenin bile sizden daha çok kazandığını, üstelik en asgari şartlar itibariyle sizden bir adım daha ileri olduğunu, en azından sigortası olduğunu göreceksiniz. Bu yüzden siz siz olun, benim gibi olmayın, sadece çevirmenlik yapmakla yetinmeyin yani. Bunu söylerken neredeyse utanç duyuyorum, zira yaptığım işle o işin şartları arasındaki bu dehşet verici açıdan söz etmek bile, işime ihanet gibi geliyor kimi zaman, ama gerçek bu.

Yaşamınıza damgasını vuran ve sizin için önemini asla kaybetmeyen kitapları sıralamanızı istesem, ilk beş sırada hangileri yer alırdı?

Marx’ın 18 Brumaire, Machiavelli’nin Discursi, Clausewitz’in Savaş Üzerine, Tolstoy’un Tanrısal Olan ve İnsani Olan adlı bir hikâyesi (çevirdim bunu, sanırım benden önce çevrilmemişti, Helikopter’de yayınlanacak; bir buçuk asır önceden bizi görmüş Tolstoy), Lenin’in Devlet ve Devrim, Bul-gakov’un Usta ile Margarita (çevirdim). Sonra Saltıkov-Şçedrin’in eserleri: benim çevirdiğim Bilge Kayabalığı başlıklı bir derlemesi iki yıl önce yayınlandı, Bir Şehrin Tarihi ile Monrepo Sığınağı ise yayınlanmayı bekliyor. Beşi geçti galiba, ama ilk sıraya bunları koyardım. (https://twitter.com/Hazal_Yalin)

Gündem

Beyaz Saray’dan resmi açıklama: Türkiye F-35 programından çıkartıldı

ABD, Türkiye’nin Rus yapımı S-400 hava savunma sistemlerini alma kararı nedeniyle F-35 savaş uçakları programındaki ortaklığını askıya alma kararını açıkladı.

Ekonomi Torba yasa Meclis’ten geçti, İhtiyat Akçesi hazineye devredildi

Ekonomi alanında düzenlemeler içeren Gelir Vergisi Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Teklifi, TBMM Genel Kurulunda kabul edildi.

Demirtaş’ın tutukluluğuna devam kararı

Eski HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın, "terör örgütü yöneticiliği", "terör örgütü propagandası yapmak", "Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Yasası’na muhalefet", "halkı kin ve düşmanlığa alenen tahrik", "halkı kanunlara uymamaya tahrik", "suç işlemeye tahrik" ve "suçu ve suçluyu övme" suçlarından yargılanmasına devam edildi.

En çok okunan haberler

Erbil saldırısında hayatını kaybedenlerin sayısı 3’e çıktı

Erbil’de bir Türk diplomatın ve bir Irak vatandaşının hayatını kaybettiği saldırıda yaralanan bir diğer Iraklı vatandaş da kaldırıldığı hastanede yaşamını yitirdi.

2019-2020 sezonu fikstürü çekildi! İşte derbi tarihleri

Spor Toto Süper Lig’de 2019-2020 Cemil Usta Sezonu’nun fikstürü belli oldu.

Beyaz Saray’dan resmi açıklama: Türkiye F-35 programından çıkartıldı

ABD, Türkiye’nin Rus yapımı S-400 hava savunma sistemlerini alma kararı nedeniyle F-35 savaş uçakları programındaki ortaklığını askıya alma kararını açıkladı.

Ekonomi Torba yasa Meclis’ten geçti, İhtiyat Akçesi hazineye devredildi

Ekonomi alanında düzenlemeler içeren Gelir Vergisi Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Teklifi, TBMM Genel Kurulunda kabul edildi.

ABD’den Erbil saldırısına kınama

ABD Dışişleri Bakanlığı, Erbil’de bir Türk diplomatın ve bir Irak vatandaşının hayatını kaybettiği saldırının en ağır şekilde kınandığını bildirdi.

Jigolo olmak isteyen genci dolandırdılar

İnternette jigolo reklamına tıklayıp formu dolduran O.Ç.'den, üyeliği aktif etmesi istendi. Aktivasyon için para yollayan O.Ç., dolandırıldığını anlayınca hemen polise başvurdu.

Muğla’da yağmur yağdı, hastane su altında kaldı

Muğla’da etkili olan sağanak yağış nedeniyle Muğla Sıtkı Koçman Eğitim ve Araştırma Hastanesinde su baskını yaşandı.

Demirtaş’ın tutukluluğuna devam kararı

Eski HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın, "terör örgütü yöneticiliği", "terör örgütü propagandası yapmak", "Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Yasası’na muhalefet", "halkı kin ve düşmanlığa alenen tahrik", "halkı kanunlara uymamaya tahrik", "suç işlemeye tahrik" ve "suçu ve suçluyu övme" suçlarından yargılanmasına devam edildi.

Galatasaray yeni transferini KAP’a bildirdi

Galatasaray Kulübü, İngiliz takımı Fulham’ın Fildişi Sahilli futbolcusu Jean Michael Seri’yi kiralamak için görüşmelere başlandığını açıkladı.