Can Dündar’a her şeyi sorduk, o da cevapladı

GÜRKAN ÇAKIROĞLU/16punto.com Can Dündar tüm Türkiye’nin gündeminde olan bir gazeteci. Mesleğinde 40.yılına giren ve MİT Tırları haberini yaptıktan sonra gelişen olaylar sonrası kendisini Silivri zindanlarında bulan birisi.

Gezi İddianamesi ile hakkında ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası talep edilen Can Dündar’ın hikayesini ilginç bulduğum için üzerine gitmek ve kendisine, hakkındaki tüm iddiaları sormak istedim.

Öyle ki, ‘Mustafa’ belgeselini çektikten sonra AKP’li, Ergenekon sürecinde yaptığı haberler ve tanık olarak gittiği mahkemede verdiği ifade sebebiyle Ergenekoncu ve nihai olarak da MİT tırları haberi ve sonrasında ki süreçten kaynaklı da FETÖ’cü olmakla itham edilen birisi.

Mevcut siyasetin çok keskin ve yok edici kutuplaştırma söylemi sebebiyle mahallelere bölünmüş ülkemde gördüğüm nadir tablolardan birisi çıktı karşıma, adamın mahallesi yok.

Kendisine ulaşmamız oldukça kolay oldu. Röportaj talebimize gayet nazik bir şekilde ‘memnuniyetle’ diyerek cevap verdi ve Skype üzerinden görüntülü olarak bu söyleşiyi gerçekleştirdik.

Bu arada önemli bir dipnot, kendisine hakkındaki iddialara dair her şeyi soracağımı ve dilerse önden soruları gönderebileceğimi söylediğimde, “Hiç gerek yok ne istersen sor” dedi.

İftira, dedikodu ve yalan rüzgarının hakim olduğu, dezenformasyonun zirve yaptığı bu fırtınalı günlerde hakkındaki tüm iddiaları ve mevcut duruma dair düşüncelerinin ne olduğunu sordum o da hiç çekinmeden çok net cevaplar verdi.

Bir haber yaptınız ve akabinde dünyanız değişti. Zindanlara atıldınız, ailenizden, ülkenizden uzak düştünüz. Eşinizin hiçbir suçu olmamasına rağmen yurtdışına çıkmasına izin verilmiyor ve evladından, ailesinden ayrı, zor şartlar altında yaşamaya çalışıyor. Vatan haini olmakla suçlanıyorsunuz ne hissediyorsunuz?

Bizden korkuyorlar; bunu hissediyorum. Tüm bunlar panik göstergesi… Bu duruma bir yandan üzülüyorum, diğer yandan ise memnun oluyorum. O kadar acizler ki; bir gazetecinin yaptığı haberden dolayı onun karısının pasaportuna el koyuyorlar ve ailesini cezalandırıyorlar. Çok vicdansızlar. Bu yaptıklarının seküler anlamda hukukla, kanunla bir alakası olmadığı gibi, dinde imanda da karşılığı yok. Başta da söylediğim gibi korkuyorlar, bizim yapabileceklerimizden, başlarına geleceklerden korkuyorlar.

Türkiye’de esas sorun Erdoğan ya da AKP değil. Esas çözmemiz gereken şey korku. İktidarın sesi çok çıkıyor ve korku, bulaşıcı bir hastalık gibi yayılıyor. İnsanlar seslerini kısıyor. Oysa aslında azınlıkta olan ve gerçek anlamda korkanlar iktidardakiler… Aksi takdirde gerçek bir lider, “O gelirse ben basın toplantısına gelmem” der mi? Muhalif bir adamın karısını hiçbir suçu yokken rehin alır mı? Üzerine tüm yandaş medyayı salar mı?

Benim elimde silah yok, arkamda örgüt yok. Ben, tek başıma bir gazeteciyim. Bundan bile korkuyorlar, çünkü koltuklarına çok bağlılar, o iktidarı devirebilecek her şeyi tehdit olarak görüyorlar. Bu durumu iltifat kabul ediyorum ama diğer yandan da bir haberin bir insanın hayatını darmadağın edebilmesi üzücü.

Peki ‘bugün olsa aynı haberi yine yapardım’ diyor musunuz?

Elbette, yüzde yüz. En ufak bir pişmanlık duymuyorum. Gazetedeki hiçbir arkadaşım da yazdıklarından pişmanlık duymadı, bunu mahkemedeki duruşlarından da herkes gördü. Bunun kararı hapis yatıldıktan sonra verilmez, bunun kararı mesleğe girilirken verilir. Bizler mesleğe girerken bu risklerin farkındaydık. Belçika’da gazetecilik yapmıyoruz. Ustamız dediğimiz insanların yarısı hapiste yarısı mezarlıkta yatıyor. Başından beri başımıza gelecekleri çok iyi bilerek gazetecilik yapıyoruz. Yaşadığımız hiçbir şey sürpriz değil ve pişmanlığa yer yok.

O zaman şu soruyu soralım. “Biz gazeteciler mesleğe bu şekilde girdik” diyorsunuz. Gazetecilerin geçmişteki önemli bir kesimi aynı zamanda da aydın-entelektüel olduğu için sizce bu süreçteki kayma, geri çekilme ve hatta bu durumların da ötesine geçen kimilerinde görülen iktidara biat etme durumunu neye bağlıyorsunuz? Türkiye aydınını yetiştiremedi mi?

Birçok nedeni var: Birincisi Türkiye, aydınına çok kötü davrandı. Dört-beş darbe yaşadı bu ülke… Her birinde aydınını hapsetti, katletti veya faili meçhul cinayetlerle yok etti. Kitabını yasaklattı, ailesini tehdit etti. Burada ilk suçlanacak kişi, aydın değil. Çok vahşi bir iktidar mekanizması ile karşı karşıyayız. Önce bununla hesaplaşmamız lazım.

Tamam aydın, bunları da göze alarak mücadele etmeli, ama ortada da katledilmiş bir kitle var. Bahriye Üçok’ın cesaretinden dolayı başına gelenleri gördükten sonra yeni bir Bahriye Üçok çıkmıyor işte… Muammer Aksoy’un öldürülüşünü gördükten sonra başka bir avukattan aynı direnci beklemek zorlaşıyor. Uğur Mumcu’nun katledilişinden sonra araştırmacı gazeteciliğe devam etmek çok büyük cesaret istiyor.

İkincisi, bu örselenmişlik de aydınlarda ciddi bir ürkekliğe yol açtı. 12 Eylül’de bile yüz aydın bir araya gelip bir tepki metnine imza atabiliyordu, şimdi ise bir grup akademisyen attıkları imzadan dolayı işlerinden oldular, mahkemelerde süründürüldüler, hapsedildiler veya dünyanın dört bir yanına dağılmak zorunda kaldılar.

Türkiye aydınına o kadar kötü davrandı ki, üzülerek ifade ediyorum ama galiba bazı aydınların Türkiye ile olan duygusal bağları koptu. Buraya gelen akademisyen arkadaşlarla konuşuyoruz; sanki onlar Türkiye’yi değil de, Türkiye onları terk etmiş gibi bir duyguları var.

Haklı olabilirsiniz ama ulus devlet projelerinden sonra iktidar söz konusu olduğunda aydın kişi doğruların yanında değil de milliyetçi ihtiraslardan dolayı iktidarın yanında yer alıyor gibi bir durum da söz konusu

Genellememek lazım, ama dediğiniz kısmen doğru. İktidarlar bazı aydınları milliyetçi bir kılıfa sokup kendi şahsi çıkarlarına alet etmeye çalışıyorlar.

Siz bu kılıfa girmediğiniz için mi vatan haini ilan edildiniz?

Evet bu sebeple… Benim vatanım Türkiye evet; ama aynı zamanda gerçekler de benim vatanım, yazı da benim vatanım. Eğer vatan adı kullanılarak bir suç işleniyorsa elbette benim tercihim gerçeğin, doğrunun yanında olmaktır. Ben bunu yaptım. Çünkü eğer biz gerçeği savunmazsak, yarın ortada savunacağımız bir vatan da kalmayacak.

Bir yönetici bize yalan söylüyorsa, gazetecinin görevi bu ülkenin halkını bu yalana karşı uyarmaktır. Eğer devletin çıkarı ile halkın çıkarı çelişirse -ki benim örneğimde öyleydi-, benim safım her zaman halkın, hakikatin yanıdır. Benim sorumluğum sadece halkımadır.

Sizinle alakalı çok şey söyleniyor, konuşuluyor. Siyaset mevzusu açıldığında rakı sofrasında da, iftar sofrasında da sizden bahsediliyor. Ve çok ilginç bir şekilde her kesimden insan hakkınızda farklı hükümler veriyor. Kimisi solcu, kimisi Kemalist, kimisi sağcı, kimisi dindar fark etmez hepsinin ortak yanı genel olarak farklı sebeplerle sizden rahatsızlar. Bu çok ilginç. Siz sanki kimlik anlamında mahallesiz gibisiniz. Canlı Gaste’de yapılan habercilik ile iktidar-cemaat ortaklığının tam karşısında bir duruş sergilerken sonrasındaki MİT tırları haberi ve Celal Kara gibi isimlerle röportaj yaparak cemaati masum göstermeye çalıştığınız iddia ediliyor. Bu arada bu masum göstermeye çalıştığınız iddia edilen adamlardan birisi olan Nazmi Ardıç ise sizin ağırlaştırılmış müebbetle cezalandırılmanızı isteyen iddianamenin fezlekesini yazan polis memuru… Burada ciddi çelişkiler söz konusu değil mi? Bu iddialara ne diyorsunuz? Hatta daha da öteye geçiyorum, direkt soruyorum siz Cemaatçi misiniz?

Her mahallenin eleştiri odağında olmakla övünmeyeceğim ama “mahallesizlik“ tanımınız doğru. Hayatım boyunca yakama hiçbir rozeti takmadım. Parti, dernek, futbol takımı, tarikat vs ilişkim olmadı, olamaz da. Olursa bu durum mesleğimin yapısına ters.

Lakin burada önemli bir husus var: Evet hepsine mesafeli olmalısınız, ama hepsiyle de ilişki kurmanız gerek. Kurmak zorundasınız, çünkü siz gazetecisiniz. MİT, CIA, Cemaat ya da AKP fark etmez, ilişkileriniz olmalı, yeter ki aradaki mesafeyi koruyun. MİT Tırları haberinde de önce elbette MİT’i arayıp bunu sordum, ama onlar bana cevap vermek yerine beni mahkemeye vermeyi tercih ettiler.

Elbette Gülenciler bir şey yapıyorsa onlarla konuşmak zorundayım. İktidarın en tepesindeki birçok isme dair yolsuzluk iddiaları ile dolu bir dosyayı hazırlayan savcıyla hangi gazeteci görüşmek istemez? Bu dünyanın her yerinde önemli bir haberdir. Yani gazetecilik bu mesele üzerinden o kadar tahrif edildi ki, ya Gülenci olmak ya da hiç temas kurmamak zorundasınız. Benim zihnimde, bu ülkenin insanlarını, -onları şahsen beğeneyim ya da karşıtı olayım- düşmanlaştırma diye bir şey yok.

Tabi tüm bunların yanında şunu da çok iyi biliyorum ki Türkiye’de bize yönelik, solculara, Kürtlere yönelik birçok operasyonun arkasında Gülenciler var. Bunu son Gezi İddianamesi ile bir kez daha gördük. İktidarın birçok manipülatif eyleminin, orduyu çökertme planının, medyada, bize karşı düzenlenen birçok sabotajın arkasından onlar çıktı. Politik hesaplaşma ayrı, ama bu durum, benim onlara soru sormamı engellemez.

Bu arada şunu da söyleyeyim: Bahsettiğiniz iftar ya da rakı sofralarında arkamdan konuşup tevatür üretenlerin bir tanesi bile sizin gibi beni arayıp “Ya sen bunu neden yaptın” diye sormadı ve bunun için de size ayrıca teşekkür ederim. Oysa bana ulaşmak gayet kolay, soran herkese cevap veriyorum.

Siz diyorsunuz ki ortada bir haber var ve bunun iki tarafı var. Ben de bir tarafı aradım ulaşamadım ama diğer tarafı aradım ulaştım. Konu bu kadar basit mi?

Bakın ben Ergenekon davasına tanık olarak çağrıldım; gittim ifade verdim. Yargılananların bir kısmı belki de benim hakkımda suikast hazırlığında olan insanlardı; buna rağmen yine de gerçeğin yanında durdum ve Fetullahçıların en azgın döneminde “Benim kitabını yazdığım Ergenekon bu değildi, siz burada Ergenekon’u değil, muhaliflerinizi yargılıyorsunuz“ diye ifade verdim. Ve bunu oraya tanık olarak girip sanık olarak çıkma ihtimalime rağmen söyledim. Tüm bunlar çok şükür ki kayıtlarda var. O yüzden, üzerime asmaya çalıştıkları Fethullahçı yaftası bana yapışmaz. Kendilerine baksınlar.

Peki siz Cemaati terör örgütü olarak görüyor musunuz?

Benim gözlem ve tahminime göre “Gülenciler“ yekpare bir yapı değil. Bunu AKP ve PKK için de söyleyebilirim. Örgütün ya da cemaatin içerisinde samimi olarak bunun bir hizmet hareketi olduğuna inanmış, kendince küçük katkılar yapmış, kendini dünyanın falanca yerinde eğitime adamış inançlı insanlar da var. Bunlara ‘terörist’ diyemezsiniz.

Ama öte yandan aynı kesim içinde devleti ele geçirme hırsına kapılmış, polise, yargıya medyaya, akademiye sızmış, dindarlıkla alakası olmayan, iktidarın kaymağını yemek isteyen bir yapılanma da var. Dini kullanarak iktidara yürümek isteyen bu insanlar, kendi halkının meclisini bombalayacak kadar gözü dönmüş, terörize olmuş bir kitle…

Özetle bu hareketi komple ‘terörist’ diye tanımlayamam, ama içinde terörize olmuş bir grubun olduğu da bir gerçek.

EV MESELESİ

Cemaatçi değilim diyorsunuz. Peki Ankara’daki evinizi Cemaate mensup olduğu iddia edilen bir avukata ederinden yüksek fiyata sattığınız, yani size yardım amaçlı bu evi ederinden yüksek fiyata aldıkları iddiası var. Buna ne diyeceksiniz?

Bunu sorduğunuz çok iyi oldu. Çünkü gerçekten içimde bir yaradır, çünkü o evi bizden alan avukat, sırf bu evi aldığı için çok uzun süre hapis yattı.

Olay şu: eşimle Ankara’dan İstanbul’a taşınmaya karar verdik. Ankara’daki evimizi satılması için emlakçıya verdik. Yaklaşık iki yıl bekledik, ama netice alamadık. Sonunda emlakçı, “Bir avukat müşteri çıktı, evi ofis olarak kullanacakmış ama ederinin 2/3’si bir fiyat teklif ediyor” dedi. Bizi bilenler bilir. Bu tarz işlere benim aklım ermediği için eşim bakar. Alanın ne yüzünü gördüm, ne konuştum. Dediğim gibi çok fiyat kırılmıştı ve satmasak mı diye de düşündük ama çok da alternatifimiz yoktu. Çünkü onun parasıyla İstanbul’da ev almak istiyorduk. Yani ev, söylendiği gibi ederinden yüksek bir fiyata değil, tam tersi ederinin çok altında bir paraya satıldı. Tabii bu iddia mahkemeye geldi, bundan sorgulandım, yargılandım. Bütün bunlar soruşturuldu, belgeler incelendi ve iddiaların aslı astarı olmadığı mahkeme kararıyla tescillendi. Bu iddiadan aklandım. Ama ne yazık ki bu ev satışından dolayı o avukat, suçsuz yere uzun süre hapiste yattı.

Gelelim hakkınızdaki son suçlamaya. Üzerinden 6 yıl geçtikten sonra Gezi olayları ile alakalı iddianame düzenlendi ve siz ağırlaştırılmış müebbet ile yargılanacaksınız. Nasıl oluyor da siz Cemaati aklamakla suçlanırken, Cemaatçi olduğu iddia edilen ve halen tutuklu olan polis Nazmi Ardıç’ın fezlekesi ve yine Cemaatçi olduğu iddia edilen kaçak Savcı Muammer Akkaş’ın iddianamesi ile ağırlaştırılmış müebbetle yargılanıyorsunuz?

İşte bu traji-komik halin sebebi de en başta bahsettiğim korku… Gezi gerçekten bize ne kadar çok coşku, heyecan ve umut verdiyse, iktidara da bir o kadar dehşet, endişe ve korku verdi. Şimdi bunun tekrarlanması ihtimalini ezmek için işi bir grup insanın sırtına yıkıp değnek göstermek istiyorlar. İkincisi ise, seçime giderken ortalıkta hedef gösterilecek düşman kalmadı diye düşündüler. Halka “Öcüler geliyor, koltuğumun altına saklanın“ demek için bahane lazımdı ve ilk akla gelen Gezi oldu, 6 yıl sonra çıkarıp önümüze koydular.

Doğrusunu isterseniz Fethullahçı olarak suçlanmaktansa “Gezi’yi örgütleyenlerden biri“ olarak suçlanmak, tercih edeceğim bir şey. Ama bu, Gezi’ye, oradaki milyonlara karşı büyük ayıp. Örgütleyici pozisyonuna konulmaktan dolayı onlara karşı utanırım. Bu yöneticilik suçlamasına karşı tek savunmam olur: “Estağfurullah”.

Gezi iddianamesinde Can Dündar hakkında da Osman Kavala, Mücella Yapıcı ve Mehmet Ali Alabora gibi ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası isteniyor.

Gerek bu iddianameye gerekse de total olarak hukukun, yargının bu denli maşa haline getirilmesine, yani yargının bir nevi yapılan zulümleri meşrulaştırma aracına dönüştürülmesine ne diyorsunuz? Sizce Türkiye hukuk devletinden polis devletine dönüştürüldü mü?

Bu çoktan oldu. Hukuk tamamen ortadan kaldırıldı, adalet sistemi çöktü. Cumhuriyet tarihinde ilk defa bu denli hukuksuz bir rejim görüyoruz. 12 Eylül’de bile hukuk, bu denli katledilmedi.

Ama artık, “Hukuk katledildi, medya ele geçirildi, ülke elden gitti“ diye sızlanmayı bırakmalıyız. Mahkemede bu hakimlerden adalet dilenmek, saraya yanaşıp göze girmeyi beklemek de anlamsız. Küçük hesaplar, küçük başarılar zamanı değil… Evet, karşımızda bir polis devleti var ve biz yakınmayı bırakıp demokrasi için bir araya gelmeliyiz. Bu totaliter iktidara karşı topyekun vermemiz gereken bir demokrasi mücadelesi var. Meseleye böyle bakalım ve kollarımızı çok geniş açalım.

“ALMANLAR DA BEKLEDİ VE SONUCUNU GÖRDÜ”

Türkiye’de hukuk her zaman sorunluydu, hiçbir zaman tam anlamıyla olmadı, lakin hukuksuzluk da hiçbir zaman bu denli olağanlaşmamış, bu denli yoğunlaşmamıştı düşüncesi var. Buna katılıyor musunuz?

Ben 12 Eylül döneminde Mamak’ta hemen hemen bütün duruşmaları izledim. Dev Yol, MHP, MSP, Ecevit davalarını bizzat takip ettim. Ne mahkemelerde ne de hakimlerde, ne savcılarda şimdikilere benzeyen tavırlar görmedim. Tutuklulara karşı takınılan tavır, darbe döneminde bile böyle acımasız değildi. Duruşmalar basına açık olurdu. Gerçekten de Türkiye böylesi bir hukuksuzluğu, 12 Eylül’de bile görmedi.

Pekâlâ tüm bunların üzerine gelinen noktada Türkiye’de bir otoriterleşmeden bahsediliyor, lakin siz totaliterliğe vurgu yaptınız. Bu konuda ki düşünceleriniz neler? Sizce Türkiye’deki rejim otoriter mi yoksa artık onun ötesine geçerek totaliterleşti mi?

Almanya’da olunca tarihlerine de bakma fırsatım oldu ve bazı şeyleri daha net gördüm. Erdoğan’ın her mitinginin sonunda insanlara tekrar ettirdiği bir şey var: “Tek millet, tek bayrak, tek vatan, tek devlet..“ Hitler de bu listeye ilaveten “Tek lider” vardı. Erdoğan’ın listeye eklemek istediği bu… Bunu dile getirmese de aslında fiilen bu durumu da yaratmak istedi. Demirtaş’ı içeri attı, Akşener’i tehdit etti, Kılıçdaroğlu’na idam mesajı gönderildi, Bahçeli’yi de yanına çekerek “tek lider“i hedefledi. Türkiye’de hala rejimin totaliter olmadığına dair kuşkusu olan varsa biraz daha beklesin. Almanlar da beklemiş ve sonucunu görmüş.

Biraz daha geriye gidersek “Mustafa” belgeselinden kaynaklı olarak da diğer bir kesim sizi yerden yere vurdu ve Atatürk’ü yalnız göstermeniz üzerinden ağır eleştiriler aldınız. Bunun size birileri tarafından çektirildiği ve hatta AKP’ye yanaştığınız söylendi. Bununla ilgili ne demek istersiniz?

“Mustafa“ meselesi de içimde ukte kalan bir diğer mesele. Belgeseli hazırlarken kimsenin gözüne girmeye çalışmadık, kimseden destek almadık. Aklımda bir Atatürk var, Sarı Zeybek’ten başlayarak uzun yıllar belgesellerini yaptığım… Ve ben onu, Kemalizm’in ya da 12 Eylül‘ün yarattığı Atatürk’den daha çok seviyorum. Ben Kemalist değilim. Atatürk’ün de Kemalist olmadığını düşünüyorum. Kemalizm, ondan sonra yaratılmış bir dindir ve ben, diğer tasarlanmış dogmalar gibi ona da karşıyım. Atatürk de dogmalara karşıydı. Ve bir lider olarak Kemalizm’den fazlasını sunuyordu.

Belgeselde gerçekçi olmaya çalıştım, mutlaka eksiğim vardır ama yanlışım olduğunu düşünmüyorum. Eleştirenler de daha çok “Neden şu özelliğini gösterdin“ ya da “buna ne gerek vardı“ dediler. Mesela son dönem yalnızlaştırıldığını bilmek ya da “göklerden ilham almayı reddettiğini“ görmek istemediler.

Bu eleştiriler başlangıçta ağır geldi, ama bunların nedenini sonradan daha iyi anladım. Herkesin AKP tarafından satın alındığı, saf değiştirdiği bir dönemdi ve özellikle Kemalistler galiba benim de saf değiştirdiğimi düşündüler. Bence eleştirilerin sebebi buydu. Haksız da saymıyorum, çünkü gerçekten ben de çok yakın olduğum insanları bu furyada kaybettim. Ama ben, ne AKP’ye ne Gülencilere meylettim.

“BİRİ BENİ FİNANSE EDİYORSA BUNU BENİM DE BİLMEM İYİ OLUR”

Pekala gelelim bir başka meseleye. ‘Orada geçimini nasıl sağlıyor’ diye soruyor insanlar? Cemaat veya Soros’un vakıfları tarafından finanse edildiğiniz söyleniyor. Tüm bunlara karşı ne cevap vereceksiniz?

Sizden biraz önce eşimle konuştum. Evimize haciz geldi ve maalesef kurtaramadık. Çok acı bir durum. Bütün ömrümüzce çalışıp ancak kredi ile alabildiğimiz evden, kredisini ödeyemediğimiz için çıkmak zorundayız. Neyin finansından bahsediyorlar?

Bütün kazancımı kalemimle sağlıyorum. Gece gündüz, bir kalem işçisi olarak, bir dakika boş durmadan çalışıyorum. Burada haftada bir Die Zeit’de yazıyorum, WDR’e haftalık video çekiyorum, Özgürüz’e her gün yorum yapıyorum, Gorki’nin sitesine yazıyorum. Belgesel yapıyorum, kitap yazıyorum, konferanslar veriyorum ve bunlardan kazandığım parayı da eşimle paylaşarak geçinmeye çalışıyorum. Durumumuz bu…

Hakikaten birileri beni finanse ediyorsa bunu ben de bilsem iyi olur. Bu konuda çok titiziz. Kaynaklar konusuna büyük hassasiyet gösteriyoruz. Bu konuda çok rahatım, iddialar konusunda en ufak bir bilgisi, belgesi olan varsa çıkıp söylesin.

Maddi konular demişken Cumhuriyet Gazetesi Davası’na geçelim. Cumhuriyet Gazetesi’nde yönetim mahkeme kararıyla değişti ve akabinde sizin döneminiz ve sonrasında yazmaya başlayan birçok yazar ayrıldığı ya da kibarca kovulduğu gibi ‘Can Dündar kasayı boşalttı, Dündar borca batık bir Cumhuriyet bıraktı’ gibi iddialar ortaya atıldı. Bu konulara dair ne diyeceksiniz?

Ben, Türkiye Cumhuriyeti için düşlediğim şeyi, Cumhuriyet Gazetesi için de düşledim: Daha demokratik olsun, daha geniş kesimleri kucaklasın istedim. Cumhuriyet Gazetesi, ismine yaraşmayacak kadar küçük bir kesime, tiraja sıkışmış durumdaydı. Gazeteyi daha geniş kitlelere açmak istedik. Güneydoğu’da Cumhuriyet yoktu. “Neden Kürtler Cumhuriyet Gazetesi okumasın“ dedik. Sırrı Süreyya ilk defa yazdı gazetede… 24 Nisan’da Rakel Dink yazdı. Tüm demokrat kesimleri kucaklamaya çalıştık. Ama dar kafalılar bu açılımdan hoşlanmadı. Karşımızda “küçük olsun, bizim olsun“ diyen bir klik vardı ve sonunda küçük oldu, onların oldu. İyi mi oldu? Bence olmadı, ama yolları açık olsun.

Borçlandırma iddiası?

Tamamen fasafiso… Bir kere ağır bir borç devralan bizdik. Akın Atalay mahkemede bu durumu belgeleri ile ortaya koydu. Borçlandırmayı bırakın, biz enerjimizin önemli bir kısmını geçmişten kalan borçları ödemeye vakfettik. Yaptığım büyük bir transfer yok, insalara para dağıtmadım. Aldığımız maaşlar ortada… Kitap kampanyası yaptık, onları da yayınevlerinden rica minnet bedava aldık. Zaten inanın eğer para konusunda minnacık bir kusurumuz olsaydı, şimdiye çoktan bas bas bağırarak belgelerini ortaya koymuşlardı ama bu da diğerleri gibi yalandan, iftiradan başka bir şey değil…

“SIZLANMAYI BIRAKIP ERDOĞAN SONRASINA HAZIRLANMALIYIZ”

Geçenlerde Diyarbakır’a gittim ve Sur’un ciddi bir kısmının dümdüz edildiğini gördüm. İnsanlar umutlarını kaybetmişler ve çok enteresandır ’90’lardan bile kötü günleri yaşıyoruz’ dediler. Sizce Demirtaş, Apo’nun önüne geçtiği için mi HDP tarafından sahiplenilmiyor?

Demirtaş’a sahip çıkılmadığı, yalnızlaştırıldığı gözlemine katılıyorum. Türkiye için çok önemli bir figürdü ve hala da öyle. Türk-Kürt ayırmadan halkta çok ciddi bir karşılığı vardı, ama Kürt Hareketi’nin bir kısmının, “Bu hareketin bir lideri var, ikinci bir lidere ihtiyacı yok“ diye düşündüğünü, fazla öne çıktığı için onu eleştirdiğini de biliyorum. Demirtaş‘ın, Türkiye için büyük bir şans olduğunu, yalnızlaştırılmaması, tersine sahiplenilmesi gerektiğini düşünüyorum.

Medyaya dönecek olursak; medyadaki isimlerin gazetecilikten çok iktidar sözcülüğü yaptığını düşünüyor musunuz?

Yaptıkları zaten gazetecilik değil propaganda faaliyeti… Gazetecilik öldü Türkiye’de… Mesleğimizi kaybettik. Medyada sermaye meselesinin ne kadar önemli olduğunu gördük. Her şeyin ele geçirilmesi çok kolay oldu. Tüm medyayı bir iki vergi cezası, bir iki telefon fırçası, bir iki ihale vaadiyle ele geçirip çökerttiler. İşin tek sevindirici yanı şu: Gazeteleri, televizyonları ele geçirdiler, ama onları kimse okumuyor, izlemiyor ama artık yakınmayı, sızlanmayı bırakıp yarını düşünmeliyiz. Erdoğan sonrasına hazırlanmalıyız. Yargıdaki, ekonomideki, eğitimdeki, medyadaki bu enkazı nasıl kaldıracağız, onu planlamalıyız. Yarının Türkiye’sinin inşa sürecini başlatmalıyız.

Aynı şekilde sermayenin içler acısı durumu hakkında ne düşünüyorsunuz. Onların bu süreçteki tavırlarına ne diyorsunuz?

Türkiye burjuvazisi için ibretlik bir sınavdı. Ne kadar iktidara endeksli olduklarını gördük. Her gelen iktidara sırtını dayama, ondan nemalanma üzerine kurulu bir hırsları var. Ama bu iktidar, öncekilerden farklı olarak kendi sermaye sınıfını yaratmayı istedi. Eskileri ya teslim aldı ya da devre dışı bıraktı. Böylece sermayenin de ciddi şekilde el değiştirdiği bir döneme tanık olduk. Lakin onlara üzülecek halimiz yok, hatta “oh olsun“ diyorum, çünkü gerçekten iktidara yaranmak için her şeyi yaptılar, ama sonunda -bir kısmı- yine de kaybetti. Şimdilerde kendilerine Avrupa’da yer arıyorlar.

AB ve diğer demokratik ülkelerin Türkiye’de ki duruma bakış açılarında pragmatist bir tavır yok mu?

Genelleme yapmak istemem. Birkaç “Avrupa“ var. Birisi, Avrupa hükümetleri… Çoğunun Avrupa değerleriyle ilgisi yok. Çoğu, Avrupa’yı var eden ilkelere sırtını dönmüş durumda… Erdoğan’a silah satmak, onunla ticaret yapmak ve mülteciler gelmesin diye ödün vermek dışında bir şey düşünmüyorlar. Ama bir başka Avrupa daha var: İnsan haklarının, hürriyetlerin, demokrasinin, dayanışmanın Avrupa’sı… O Avrupa, dünya daha iyi bir yer olsun diye direniyor. Sendikalar, Af Örgütü, Sınır Tanımayan Gazeteciler, Pen Yazarlar Birliği… Benim buradaki ailem bunlar…

Gelinen durumdan muhalefetin de en az iktidar kadar sorumlu olduğunu düşünüyorum, zira gerek eylemleri ve gerekse de eylemsizlikleri ile onun değirmenine su taşıdılar. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Yine genelleme yapamam; yapmamak lazım. Mesela HDP’nin birçok önemli ismi içeride… CHP içinde de hakeza mücadele edenler var, ama “Biz böyle iyiyiz, kımıldamayalım“ diyenler veya korkudan kafasını uzatamayanlar da var. Ne yazık ki Türkiye ağır bir baskıyla muhalefetsiz bırakıldı. Ama şunu asla unutmamak lazım: Bu denli korkunç baskı altında bile hala halkın yüzde 50’si referandumda “Hayır“ dedi. O direnç, bugün CHP’yi diriltti; daha enerjik bir muhalefet yapar hale getirdi. Toplumdan umudu kesmeyelim. Bu direnç, Türkiye’nin yarınını inşa edecek.

“HALK, TOTALİTER REJİME ‘DUR’ DEDİ”

31 Mart Seçim sonuçları hakkında ne düşünüyorsunuz?

En genel tanımıyla Türkiye’nin faşizme yönelen bir iktidara “Dur“ dediğini düşünüyorum. Halk, totaliter rejime dur dedi. Bu sonuçlar halkın yenilmeyeceğini ortaya koydu. 17 yıllık baskı iktidarı tüm gücüyle yüklendi ama halka diz çöktüremedi.

Tam da bu nokta da HDP seçmeninin blok halinde verdiği desteği nasıl görüyorsunuz? Sadece İstanbul’da değil, Ankara, Mersin, Adana vs neredeyse tüm önemli illerde HDP’li vatandaşlar Millet İttifakına destek verdi. Bu destek için, İktidarın 25 yıllık hükümranlığının bitmesinde ki en büyük etkenlerden birisi belki de birincisi diyebilir miyiz?

Erdoğan hiçbirimizin başaramadığını başardı ve kendi karşıtlarından bir ittifak yarattı. Yıllarca ona hizmet eden kutuplaşma, bu kez kendi aleyhine döndü. Hayal bile edemeyeceğimiz bir ittifak doğdu. Erdoğan bir mucizeyi başardı ve milletin birbirine en uzak kesimlerini bir araya getirdi. Düşünsenize HDP’liler İyi Parti adaylarına ya da rehabilite olmalarını tavsiye eden Mansur Yavaş’a oy verdiler. Kendisine minnettar olmamız lazım. Burada HDP’li seçmenin sağduyusu ve Demirtaş’ın son anda attığı tweet büyük rol oynadı. Bu hamleler olumlu anlamda Türkiye’nin kaderini değiştirdi.

Bunu neyle açıklıyorsunuz?

Faşizm artık kapıya dayanmıştı ve halk el ele tutuşarak direndi.

İstanbul’da durum kaotik. YSK seçimlerin yenilenmesine dair bir hamle yapar mı?

Ben baştan itibaren söylüyorum, yapmayacaklar, yapamayacaklar. Aslında YSK değil, Erdoğan yapmayacak. Sıkışmış durumda… Seçimi iptal ettirse bir türlü, kabullense bir türlü; kendisi için zor bir karar… Ama ben ilk geceden kararı verdiğini ve kabullendiğini düşünüyorum. Şu an sadece tabanına ‘Bakın, vuruşarak çekildik, hukuksuzluk yaparak belediyelere el koydular’ diyebilmek, yine mağduru oynayabilmek ve geleceğe dair yol haritası çizebilmek için oyalıyor diye düşünüyorum.

Türkiye 2020’de erken seçime gider mi?

Büyük olasılık olarak görüyorum. Yeni belediye başkanlarının performasına da bağlı, çünkü enkaz devralacaklar. Erdoğan, kaybedilen belediyeleri çalıştırmamak ve “Bakın yapamadılar işte“ demek için elinden geleni yapacaktır. Onların performansı ya Türkiye’nin önünü açacak ve kendilerinin de siyasette birer yıldız olarak ortaya çıkmalarını sağlayacak ya da tam tersi bu zafer gelecekte muhalefet adına büyük bir hezimete dönüşecek . Yani nihai olarak onların Erdoğan’a rağmen sergileyecekleri performans ve ekonominin gidişatı erken seçime giden yolda belirleyici olacak.

Son olarak Can Dündar için zulüm ve umut kelimeleri ne ifade ediyor?

Türkiye… İkisinin de bendeki karşılığı Türkiye…