Bahattin Yücel yazdı: İstanbul’un turistleri

Mesleğe en alt basamaklardan başlamış, Dünyanın hemen her yanını bilen, çok eski bir arkadaşımla son dönem İstanbul turizmi üzerine konuşuyorduk.
Arkadaşım başarılı bir otelciydi.
Ama söyleşirken anladım ki,  mutsuz, hatta umutsuzdu. Yakından tanığı olduğum eski şevkinden eser kalmamıştı.
İsteksizdi.
Biraz üsteleyince,  anlatmaya başladı:
Ziyaretçilerimiz kökten değişikliğe uğradı, diyordu.
Batı’da Sırbistan, en Doğuda Endonezya ve Malezya eksenine sıkışan yeni bir turist profilimiz var.
Belli aylarda Arap ziyaretçilerimiz gözle görünür biçimde artıyorlar, kentin eski merkezlerinde toplanıyorlar, alışkanlıklarını sürdürmek istediklerini değerlendiren işyerleri açılıyor, oralarda kümeleniyorlar. Çocukluğumuzda bu kadar çok tatlıcı var mıydı?
Aslında kentli kimliğini kendi ülkesinin farklı bölgelerinden gelen yurttaşlarının alışkanlıklarından koruyamayan, onlara kent kültürünü aktaramayan İstanbul, bu kez sınırlarının dışından gelen geçici sakinlerinin, kalıcı değişim taleplerine kökten teslim olmuşa benziyordu.
Konuşmaya dalmıştık, zamanın akıp gidişinin farkında bile değildik. Marmara’ya açılmışbir –sözümona- turist teknesinden yükselen, Arapça müziğin nağmeleriyle kendimize geldik. Aynı anda dillerimizden “Yeni İstanbul’un Yeni Eğlencesi” sözcükleridöküldü.
Oysa çok değil 23 yıl önce yine aynı mekanda; Kutsi Erguner’in üflediği neyin tınıları ve eski İstanbul şarkılarını, Türkçe ve Rumca okuyan sanatçıların İstanbul’lu Sesleri kulaklarımızdaydı. Birbirimize; bu kentin geçmişteki eğlencelerinin ne denli nitelikli olduğunu anlatmaya çalıştığımızı anımsadım..
Kendisini Koruyamayan bir şehir
Doğrusu İstanbul kendisini koruyamayan bir şehirdi. “Doğu Roma’ya”, 55 yıl süren“Latin İşgaline” ve “Osmanlı’ya” geçmişini kabul ettirmişti.
Ama  1950 yılında başlayan süreç içinde önce sanayileşmeye, son 35 yılda ise baş döndüren hızla yükselen rant hırsına karşı kendisini savunamamıştı.
Son dönemde rantçı baskı kentin tarihi mirasını hedef almıştı.
Tarihi yapılar restorasyon gerekçesiyle, yetersiz ama yandaş yüklenicilerinin insaflarına terkediliyordu.
Geçtiğimiz birkaç hafta öncesine kadar kimsenin aklına Topkapı Sarayı’nın 1.Avlusunagecekondu mimarisini çağrıştıran, Tarihi Karakol binasına ek muhallebici inşa etmek gelmemişti.
Artık ne yazık ki, Topkapı Sarayı’nın birinci Avlusundaki tarihi karakolun üstünde Emirgan-Sütiş yazıyor, önünde ise üstü her an kapatılmaya hazır yaklaşık 500 metrekarelik bir ahşap platform duruyordu.
Sarayın girişinde röntgen cihazlarının iki yanında bekleyen, otomatik tüfekli iki Jandarmanın denetiminden geçtikten sonra girilen avlunun dört bir yanı büfeler ve küçük kimliksiz çay, kahve satıcılarıyla doldurulmuştu.
Ucuz branda gölgelikler ya da reklam amaçlı şemsiyeler, Plastik yönlendirme tabelaları ve Amerikan gazozları ile uluslararası dondurma markalarının logolarını taşıyan buzdolapları, tarihi zenginliğimizi ya da bazılarının dillerinden düşmeyen ecdadın izlerini ne kadar taşıyordu, bilemedim.
İç Avluya giden alanda Arap ve Uzakdoğu’lu oldukları anlaşılan konuklarımız ise çimenlerin üzerinde uzanmışlardı. Hemen yanı başlarında eğreti şeritlerle ayrılmış bir alanda, plastik bidonlarla sağlamlaştırılmak istendiği izlenimi veren, ucuz şemsiyelerin önünde üç hedef tahtası yeralıyordu.
Haklarını yemeyelim ama okçuluğa verdiği destekle şanlı tarihimize sahip çıkmayı amaçlayan bir vakfın bu etkinliğinin, Sur-u Sultani içinde sergilenmesiyle ilgilenen tek bir ziyaretçi yoktu.
Sultanahmet Meydanı
Topkapı Sarayından çıkınca, Sultanahmet Meydanında bir süre gezindim.
Zevksiz ve ucuz madeni çitlerle korunmak istenen yeşil alanlar, gelişigüzel yerleştirilmiş ucuz ve zevksiz mobilyalarıyla hemen her şeyi satan kahvehane-lokanta karışımı yiyecek üniteleri, Sultanahmet’i; bir zamanlar iki imparatorluğun dünyaya nizam vermiş merkezinden çok, az gelişmiş bir Ortadoğu ülkesinin ucuz görünümlü mahallesine çevirmişti.
Sahilyolundan Topkapı Sarayına çıkış sırasında araç parkı sorunu çözülemediği için indirme-bindirme işlerini tek yönlü dar yolda gerçekleştiren turist otobüsleri, trafiği kilitliyorlar ve Ahırkapı’danTopkapı Sarayı’na giden yol üzerindeki araçlar çaresizce bekleşiyorlardı.
Araç parklarının önünde TÜRSAB logolu Sarı Ceketleriyle dolaşan görevliler, kaçak tur yapanları bulma gayreti içindeydiler. Üyelerinin hizmet verdikleri turistlerin trafik sıkışıklığı yüzünden beklemelerini, doğal olarak sadece izliyorlardı.
Danışma işleri ise FatihBelediyesi’nin görevlendirdiği, mavi tişörtlerinin ön ve arkasında “ask me” yazılı gençler eliyle yürütülüyordu.
Aslında bu gözlemler  “Tarihi Yarımadanın” bir zamanlar dünyanın merkezi sayılan İstanbul’un göbeğinden edindiğim izlenimlerin bir bölümüydü.
Sonraki yazıda Eminönü, Galata Köprüsü ve Haliç kıyılarına ilişkin olanları paylaşmaya ve basit çözüm önerilerini sıralamaya çalışacağım.
Turist gözüyle gezmek ilk bakışta iyi görünüyor ama kolay değil.
*Bu yazı 02.09.2019 tarihinde Turizm Gazetesi‘nde de yayınlanmıştır.