Bahattin Yücel yazdı: 9 Eylül

Bölgede alışıldık deyimle “sular ısınırken” Türkiye’nin gündemi çok farklı. Ülke 21.Yüzyılın ilk çeyreğini siyaset kurumunun Dünya’daki gelişmeleri izlemek yerine, içe dönük kurguları ile uğurlamaya hazırlanıyor.

Gündemi gelecek arayışları değil, geçmişin izleri üzerinden yürütülen kavgacı söylemler belirliyor

Son dönemin gözde söylemi; Osmanlı’cılık

Aslında bu tablo siyasetin kendisini yeniden üretemekte zorlandığını ve giderek çıkmaza girdiğini gösteriyor.

Tartışmalar genelde eski bir hesaplaşma izlenimi uyandırılarak, örneğin Atatürk ile Abdülhamit’i karşı karşıya getiren eksende sürdürülüyor.

İktidarın organı gibi davranan “Resmi Yayın Kuruluşu” TRT, Kurtuluş Savaşını İngilizlere sığınarak ülkesini terk eden Vahdettin’in başlattığını rahatlıkla öne süren programları yayınlıyor.

Siyaset günümüzde 31 Mart ile İttihatçılar arasındaki mücadeleyi yansıtan, uyduruk televizyon dizilerinin senaryolarını referans alıyor.

Osmanlı gerçekten başarılı mıydı?

Dünya’daki konumunun önemli olduğunun, Amerika Kıtasının keşfiyle İspanyol ve Portekiz’ lilerin ele geçirdikleri değerli madenler yüzünden, alt üst olan Avrupa Ekonomisindeki değişimin ve ekonominin yeni dinamiklerinin farkında mıydı?

Ağırlık merkezinin Akdeniz Kıyılarından Avrupa’nın Kuzeyine doğru kaymasının nedenlerini ya da yeni ticaret yollarının rotalarını araştırıyor, bilimdeki gelişmeleri izliyor muydu?

Öyle olsa Dünyanın en iyi rasathanelerinden birini, meleklerin bacakları görülüyor, bu yüzden veba salgını oldu gerekçesiyle yıkar mıydı?

Oysa saltanatın güvenliği söz konusu olduğunda, salt bu amaçla reformlara başvuruyordu. Ne var ki, bu girişimler geleceği tasarlamaktan çok statükoyu koruma amaçlı girişimlerdi.

Belki de bu yüzden reformcu bilinen padişahlar döneminde bile (3.Selim’den, 2.Mahmud’a,1.Abdülmecid’den 2.A.Hamid’e) Osmanlı 1789 Devriminin ardından Dünya’daki siyasal ve ekonomik gelişmeleri yorumlayamadı.

İmparatorluğun sınırlarını ve bütünlüğünü korumanın -ki, bu aynı zamanda saltanatın da güvenliği anlamına geliyordu- merkezden yönetilen askeri güçle sağlanacağı düşüncesi hanedana egemendi. Oysa bu süreçte sanayi devrimi dünyayı etkisine almıştı.

Reformculuk Çözüm getirmedi

III.Selim ile başlayan reformculuk, geleneksel yapıyı –sözde- iyileştirdi. Aslında hanedanın saltanat ömrünü, Dünya Ticaret Yollarını ve ham madde kaynaklarını ele geçirmek isteyen, kendi dışındaki güçlü ülkelerin aralarındaki çelişkiler uzatıyordu.

II. Mahmut’ un Yeniçeriliği tasfiyesi, 1.Abdülmecid’in iltizamı düzenlemesi, İmparatorluğun bazı bölgelerinde -başta İngiltere-, sanayi ülkelerine tarımsal hammade üreterek, hızla aristokratlaşmaya başlayan “Ayan”ı ortadan kaldırıp, merkez dışında alternatif iktidar odakları oluşmasını engellemesi, gerçekte “Memalik-i Al-i Osman’ın” Dünya’daki gelişmelerden denetim dışı etkilenmesini önlemeyi amaçlıyordu.

Dünya Ticaret Yolları ve kaynaklar paylaşılırken

Osmanlı son yüzyılında paylaşımın aktörleri arasındaki dönemsel çelişkilerden yararlanırken, bir saatin sarkacı örneği İngiltere, Fransa, Almanya ve Rusya ile kurduğu ittifaklar arasında gidip geldiğinin belki de farkında değildi.

Oysa paylaşım kavgasının büyük ödülü; Dünya Ticaret Yollarının çok önemli geçitlerini ve yeni enerji kaynağı petrolü elinde tutan, Osmanlı İmparatorluğu topraklarıydı.

Osmanlı Ekonomisinde dönüm noktaları

Osmanlı Hanedanı kendisini korumanın yolunu, dönemsel ittifaklarla ülkesini paylaşmak isteyen devletlerin isteklerini kabul etmekte, bir başka anlatımla onlarla uzlaşmakta aradı.

19.Yüzyılda yapılan ekonomik anlaşmalar ve işbirlikleri, sonu çoktan belli bu serüveninin yol haritasını gösterir.

• Osmanlı-İngiliz Ticaret Anlaşması (1838)
• Kapitülasyonların genişletilmesi,
• Hammadde kaynaklarını ve ticaret yollarını ele geçirmeyi amaçlayan yabancı sermayenin girişi,
• Borç ödemelerinin Batı tarafından disipline edilmesi; Düyun-u Umumiye (1881)

Dış Politika

Osmanlı Dış Politikası Büyük Devletlerin ekonomik çıkarları doğrultusunda bir yörüngeye oturmuş, bu devletlerin aralarındaki çatışmalara göre yürütülüyordu.

Mısır’ın elden çıkışına yol açan 1839 Nizip Savaşı yenilgisiyle, İngiltere’nin Bölgede varlığını güçlendirmesi, Ortadoğu’nun siyasal geleceğini ve egemenlik sınırlarını gösteren önemli bir gelişmeydi.

Sinop Baskını (1853) Osmanlı Donanmasının çağdışı kaldığını gözler önüne sermişti. Aslında yenilen açık denizlere çıkmak yerine Eski Dünya adı verilen Akdeniz çevresinden bir türlü dışarı çıkamayan Osmanlı Denizciliği idi.

Kırım Savaşı (1856) sırasında İngilizlerin Rusya’nın üstünlüğünü dengelemek adına verdikleri askeri destek, imparatorluğun siyasal ömrünün bir süreliğine uzamasında etkili oldu.

1861 yılında başlayan Amerikan İç savaşı, Manchester ’deki dokuma tezgahlarının ihtiyacı olan pamuğun, Mısır ve Osmanlı sınırları içinde kalan –Teselya ve az miktarda Çukurova- bölgelerden karşılanmasını gündeme getirdi.

İngiltere; Reval Görüşmesinde (9 Haziran 1908) Rusya ile anlaşarak, Osmanlı-İngiliz ittifakını bozdu. Bölgede Rusya’ya karşı Osmanlı toprak bütünlüğünü korumaktan vaz geçerek, Makedonya’da ıslahat yapılmasını ve Boğazların Rusya’nın dilediği gibi geçişe açılmasını kabul etti.

Reval Görüşmesi Makedonya’nın terkedileceği duygusuna kapılan İttihatçıların harekete geçmelerini hızlandırdı.

Radikallik de uzlaşmacılık da kurtarmaya yetmedi

Bulgaristan’ın ayrılmasının ardından elde kalan Avrupa’daki toprakları savunmayı önceleyen, yenilikçi bir siyasal hareket ortaya çıktı : İttihatçılar.

Kurucu kadronun çoğunlukla asker olması nedeniyle, Balkanları askeri güçle savunmak dışında başka bir yönteme başvurmadılar.

Ne Saray ve ne de İttihatçılar; Hindistan Ticaret Yolu, Rusya’nın Karadeniz üzerinden oyuna katılması ve Ortadoğu petrollerini ele geçirme isteğinin, bu savaşın gerçek nedenleri olduğunu anlayamadılar.

Sonuçta milyonlarca insan ve milyonlarca kilometrekare toprak kaybedildi.

1912 de Balkan Savaşıyla açılan kanlı sayfalar 9 Eylül 1922 Günü sona erdi

Aslında 1.Dünya Savaşı bizim için diğerlerinden tam dört yıl sonra, Millet Meclisi Ordularının İzmir’e girdiği gün sona ermişti.

Son kırk yılında yaklaşık 2,5 milyon km2 toprak kaybederek Anadolu’ya çekilen İmparatorluktan, bağımsız ve egemen bir devlet kuran, her ailesinden en az bir kişiyi, Afganistan’daki Hayber’den, Batıda Oder nehrine, Arap yarımadasına ve Kuzey Afrika’ya kadar uzanan coğrafyada toprağa veren, sonunda çoğu kadın, çocuk ve yaşlılardan oluşan 13 milyon insan; “Türkiye Cumhuriyeti” mucizesini yarattılar.