“Aklımızla alay ediyorlar ama hitap ettikleri de bizim aklımız değil zaten”

ESRA KOÇAK MAYDA/ANKARA

Değirmenci, Kanal D’de İmamoğlu’nun katıldığı programın Cumhurbaşkanı konuşmasını vermek için kesilmesini “Şu anda yaptıkları şey sadece kendilerine verilen görevi yerine getirmek ve tek umursadıkları şey de o görevi kendilerine veren kişinin mutlu olup olmaması” diyerek değerlendirdi.

HALK TV, FOX TV, Sözcü gazetesi gibi yayın organlarının medyadaki basıncı azaltmak için açık tutulduklarını söyleyen Değirmenci “Muhalifmiş gibi yapan belli figürler, muhalif olmasına izin verilen çok küçük mecralar ayakta tutuluyor ki, düdüklü tencerenin düdüğü olsunlar. Basıncı azaltsınlar diye” dedi.

AMAÇ, BİAT ETMEK, HİZMET ETMEK

Sizin de daha önce içerisinde bulunduğunuz yayın grubu şimdi Demiören Medya oldu, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan Adayı Ekrem İmamoğlu’nun katıldığı programı Cumhurbaşkanı Erdoğan konuşuyor diye kesti. Bu durumu hem eski bir çalışan hem de bir medyacı olarak nasıl yorumluyorsunuz?
Bunun adı biat etmek, görevini yerine getirmek, medyanın el değiştirmesinin altında yatan sebebin gereğini yerine getirip hizmet etmek. Bahsettiğiniz yayını yapan hanımefendi “ben Kanal D Haber Başkanıyım, CNNTürk’te de bir program yapıyorum çok beğenildi” falan diye bir açıklama yaptı. Belli ki kendi egosunu çok tatmin eden bir pozisyonda. Öte yandan baktığınızda Kanal D Haberin Başkanı olan rahmetli Mehmet Ali Birand’ın eşi Cemre Birand dahi “haber dairesi başkanlığı böyle bir şey değil” diyerek buna tepki gösterdi. Bu motivasyon o hanımefendiye yetiyor demek ki ama birilerinin onu uyarası gerekiyor. Yarın bir gün gazetecilik mesleğini, televizyon haberciliği mesleğini yapmak isteyen gençlere kötü örnek oluyor. Olması gereken bu değil. Bakmayın bugün paralar kazanıyor olabilirler, kendilerini çok prestijli görüyor olabilirler fakat neyin ne olduğunu bilenler unutmuyor, unutmayacaklar da. Bunlar sınav günleri. Kimse yapılamayan o yayınları, yazılamayan o haberleri unutmayacak. Aynı hanımefendi ana muhalefet liderini konuk aldığında da onun büyükşehir adayları ile ilgili sözlerine anormal bir şekilde gülerek ve üstten bakarak “bugün de formunuz yerinde” gibi lüzumsuz bir espri ile yanıt vermişti. Bu kurumun hala bildiğim kadarıyla yayın ilkeleri var ya da var mı diye sormak lazım. Okur temsilcisi Faruk Bildirici‘yi de en son gönderdiler. İlke falan gibi bir dertleri de kalmadı galiba artık. Tirajları, izleyenleri düşmüş durumda. Şu anda yaptıkları şey sadece kendilerine verilen görevi yerine getirmek ve tek umursadıkları şey de o görevi kendilerine veren kişinin mutlu olup olmaması.

Mutlu ediyorlar mı peki?
O kişiyi mutlu etek çok zor. Bununla yetinmeyecektir, daha fazlasını daha fazlasını talep edecektir.

Bu taleplere nereye kadar yanıt verebilir medya? Sonumuz ne olur?
Aslında ne medya sahiplerinin ne de medyanın içinde çalışanların “ne hale geldik biz” gibi bir dertlerinin olmadığını düşünüyorum. Bilakis bu medya organlarında çalışanlar kendilerini öyle bir yalana inandırmış ki, yaptıkları şeyin milli ve yerli duruş sergilemek, beka sorununu ortadan kaldırmak için devletin yanında yer almak gibi “uydurulmuş” pozisyonlar olduğuna kendilerini de inandırıyorlar. Bu şekilde yastığa başlarını rahat koyuyorlar sanırım.

İmamoğlu’nu konuk edip, Erdoğan’ı yayınladılar

İmamoğlu’nun programının kesilmesi hakkında Buket Aydın’dan açıklama

 

 

 

 

 

 

 

AKILLA DERTLERİ KALMADI ONLARIN

Demirören’in Hürriyet ve Milliyet’i HDP Eşbaşkanı Sezai Temelli’nin söylemediği bir sözü söylemiş gibi yazdı. Daha sonra yapılanın doğru bir haber olduğunu savundu. 3. gün yaptıkları bu yanlış haber üzerinden Millet İttifakı’nın çatladığına dair bir haber daha yaptı. Hükümete yakın gazeteler ise bu çatlağı manşetlerine taşıdı. Medyamızın bu durumuna kendin pişir kendi ye diyebilir miyiz?
Bir taraftan öyle bir de hem suçlu hem de güçlüler. Bir açıklama, bir düzeltme, bir özür beklerken ortaya koydukları metin “gidin bize sormayın ona sorun” diyen bir metin. Bu nasıl bir şey, bizim aklımızla alay ediyorlar. Ama hitap ettikleri de bizim aklımız değil zaten. Bizi ikna edemeyeceklerini çok net bildikleri için, bizim aklımızla bir dertleri kalmadı artık. Aslında akılla bir dertleri kalmadı diyebiliriz ya da kamuoyuyla bir dertleri kalmadı. İş bu noktaya vardığına göre bunun daha dibi yoktur diye tahmin ediyorum ya da birkaç adım daha kalmıştır dibe.

Hürriyet ‘yalan’ haberini böyle savundu: Bizden değil Temelli’den açıklama isteyin

Sezai Temelli’den ‘Hürriyet’ açıklaması

 

 

 

 

 

 

 

On gün kaldı seçimlere ve Türkiye nereden baksanız birkaç yıl en azından seçim görmeyecek. 2023’e kadar kimse erken seçim istemezse bir seçim yok önümüzde. Dolayısıyla medyanın içine düştüğü çukurda dibe çok yaklaştık. Sonrası okur ve izleyici tepkisiyle devranın dönmesini isteyen iyimserlerden olmaya çalışıyorum.

TRT, UTANMIYOR MUSUN!

Özel yayın organlarının durumu böyleyken kamu yayıncılığı yapan TRT her seçim olduğu gibi bu seçimde de muhalif partilere ve adaylara neredeyse hiç yer vermedi. RTÜK de denetim noktasında yine seyirci kaldı. Özel de yok kamu da yok neyi izleyelim?

Buradan, Ankara’nın göbeğinden baktığınızda diyebiliriz ki artık yeni medya diye bir şey var. İnternet yayıncılığı var, buralardan hala bağımsız yayın yapmaya çalışanlar var, yeni yeni oluşumlar var sizin gibi, bu umut verici diyebiliriz. Ama buradan biraz dışarı çıktığınız zaman bu çevrenin çok da uzağa gitmeye gerek yok, şuradan Haymana’ya, Şereflikoçhisar’a, Polatlı’ya gittiğinizde hala TRT’nin pek çok aile için tek haber kaynağı olduğunu göreceksiniz. Ben elektrik faturamda ödediğim paydan dolayı gönlüm istiyor ki TRT benim de televizyonum olsun ama bunun olmayacağını, en azından şu an mümkün olmadığını biliyorum. O yüzden umursamıyorum diyorum ama umursanması gerekiyor. Çünkü halkın bir bölümünün hala haber kaynağı TRT. Anadolu Ajansı da zira öyle. Buralarda bizim de paramız ve hakkımız var, bunların yaptığı ya da yapmadığı yayınlara ilişkin söz söyleme hakkımız var. Dolayısıyla hala daha kamu yayıncılığının bir toparlanabilmesi için bir kaç söz söylenmesi gerekiyor galiba. O sözüm de şu olsun: Utanmıyor musunuz?

FOX TV, HALK TV BASINCI AZALTMAK İÇİN AÇIK TUTULUYOR

Beri taraftan da Cumhurbaşkanı medya çalışanlarına hakaret davalar açıyor, ayda en az 20-25 gazetecinin yargılaması devam ediyor.

Daha da sıksınlar bakalım, kimsenin çıtı çıkmasın, herkesi korkutsunlar. Eşyanın tabiatına aykırı buna teslim olmak, bu baskılara teslimiyet bir yere kadar. Bu baskı arttıkça, bütün nefes alınabilecek delikleri kapandığı anda bu bir toplumsal patlamaya dönüşür. Aslında çok bilinçli de hareket ediliyor. Nefes alınabilecek küçücük delikler açılıyor. Muhalifmiş gibi yapan belli figürler, muhalif olmasına izin verilen çok küçük mecralar ayakta tutuluyor ki düdüklü tencerenin düdüğü olsunlar. Basıncı azaltsınlar diye. Halk TV yayınları, tüm baskılara rağmen Fatih Portakal’ın her akşam ekranlara çıkıyor olması, Sözcü gazetesi gibi.

Tüm zorluklara onlar da göğüs geriyorlar ama dediğim gibi, şu an geldiğimiz noktada “FOX TV’nin lisansını iptal ettim”, “HALK TV gereken kurallara uymadığı için süresiz kapatılmıştır” ya da “internette bundan böyle siyaset konuşan youtube kanalları yayın yapamayacaktır” denilmedi.

Bunların önünde istediği mahkeme kararını çıkarmasının istediği kararı uygulamasının hiçbir engel yok. Kim itiraz edebilir. Her gün Sözcü gazetesi alan ve kahvede bak bugün ne güzel de yazmış diyen emekliler ne yapacaklar? Kahvecek buna nasıl tepki gösterecekler? Biliyorlar buna kimsenin tepki gösteremeyeceğini ve böyle şey de olmaz deyip evine döneceğini. Bu adımı atmıyorlarsa sırf bu basınç biraz azalsın diye. Hala daha umurlarında mı bilmiyorum dünya kamuoyunda “ama bak Türkiye’de muhalif yayın yapılıyor” denilsin diye mi bunu yapıyorlar ben de size sorayım. Dünya kamuoyu umurlarında mı gerçekten?

Hürriyet Mansur Yavaş açıklamasını internet sitesinden kaldırdı

Dünya kamuoyu umurlarında olmasa seçim yaparlar mı peki?
Beri taraftan da sizin söylediğiniz gibi 20-25 gazeteci falan da yargılanmıyor iktidar nezdinde. Onların hiçbiri gazeteci falan değil. Cumhurbaşkanının başdanışmanı BBC’ye verdiği röportajda söylemişti, “bunlar ATM hırsızı, terörist, içlerinde katiller var” diye. Bir seçim yapılıyor mu yapılıyor Türkiye’de. Bu seçim çok adaletsiz, çok şaibeli olabilir ama nihayetinde “biz sandıktan çıktık” diyebilmek için yapılan bir seçim. Bakın Ankaralılar “eğer bizim adayımızı seçmezseniz bedelini ödersiniz” denilerek tehdit edildi. Eğer seçim gibi seçim yapmayacaksınız yapmayın, doğrudan atayın kim ne karışır size. Biz de huzur bulalım siz de huzur bulun.

Trump’tan Brunson açıklaması: Bırakın dedim bıraktılar

KİŞİYE ÖZEL UYGULAMA YAPILIYOR

Biliyorsunuz iki yabancı gazetecinin akreditasyonu iptal edildi. Bir tanesinin basın kartı daha sonra uzatıldı ama iptali ile görüşmelerde Türk makamları, kurumun başka bir muhabir göndermesi durumunda sorun olmayacağını söyledi. Bu iktidar, akreditasyon uygulamasının anti-demokratik olduğunu bir dönem en yüksek sesle söyleyen kesim değil miydi?
Burada kişiye özel durumlar var diyebiliriz. Nereye kadar dış kamuoyunu, demokrasiyi dikkate almayacaksınız. Arayıp da Alman Şansölyesi “adamımı çabuk gönderin” dediğinde “hayır göndermiyorum Sayın Merkel” diye nereye kadar diyebilirsin ya da ABD Başkanı üst üste tweetler atıp “o rahibi çabuk gönderin bana” dediğinde nereye kadar direnebilirsin. Dolayısıyla kişiye özel uygulama yapılıyor.

Peki BirGün, Evrensel ve Cumhuriyet ile internet mecrasında bulunan muhalif medya hakkında ne düşünüyorsunuz. Birinin de yazarısınız aynı zamanda. Onlar da basıncı azaltsınlar diye mi varlar?
BirGün, Evrensel, Cumhuriyet ve bahsettiğiniz internet medyası bu basıncı azaltmak için değil tüm bu basınca, baskılara rağmen çıkıyorlar. Bugüne kadar çok bedel ödemiş ve hali hazırda bedel ödeyen gazeteler. O nedenle onların ödediği bedellerin yanında bu daha popüler olan figürlerin hakkında açılan davalar hiç kimse kusura bakmasın çok hafif kalıyor. Çünkü bu saydığımız gazetelerde çalışan arkadaşların başına gelen pişmiş tavuğun başına gelmedi. Buna rağmen yayın yapmaya çalışıyorlar.

YOUTUBE’DAN ASGARİ ÜCRET KAZANIYORUM

Youtube’da kanalınız nasıl gidiyor? Televizyondan sonra nasıl bir deneyim oldu?
İyi gidiyor galiba. 200 bini aşan abone sayısına ulaştım. Hafta içi 3 akşam ya video ya canlı yayınla beni takip edenlere olup bitenleri anlatıyorum, derdimi paylaşıyorum bir de kendi kişisel tarihime bir not düşmüş oluyorum. Bugün şu olay olduğunda ‘İrfan Değirmenci ne demişti?’ diye merak eden olursa ileride bu yayınlar onlara kalacak. Tabi youtube çok gözde hale geldi. Herkes bir kanal açma derdinde, çünkü doğrudan reklam gelirini kanala bırakıyor Youtube. Benim 200 bin abonem var ve koyduğum videolar 40-50 bin izleniyor. Buna karşılık asgari ücrete yakın bir gelir Youtube’den geliyor. Çok izleneyim, abonem çok artsın diye de olmadık işler yapamam. Sadece habercilik refleksiyle bu tanzim satış noktalarına gittim ilk kuruldukları gün. Orada kuyrukta bekleyenler ne düşünüyor acaba diye onlar iki soru sordum: Memnun musunuz bu uygulamadan ve niye bu hale geldik? Sırada bekleyen vatandaşlar çok fazla A Haber’in etkisinde kalmışlardı galiba orada beklemelerinin müsebbibinin ben olduğumu düşündüler ve bana tepki gösterdiler. Sizin gibi hainler, ortalığı karıştıranlar yüzünden buradayız diyerek öfkelerini bana yönelttiler. O sırada bir dayı vurdu ve çekim yaptığım cep telefonum yere düştü. Bu video 1 milyon izlendi Youtube’da.

BU ÜLKENİN ANA MUHALEFET PARTİSİNİ DEĞİŞTİREBİLİRİZ DİYE DÜŞÜNDÜM

Çuvaldızı fazla fazla kullandık iğneyi de kendimize batıralım. Tüm bu sorunların yaşanmasında, çözümsüzlüğün katlanarak büyümesinde tek suçlu iktidar mı?
Bizim de suçumuz var elbette. Kabahatin çoğu da bizde. Bir kere kendi küçük konfor alanlarından vazgeçmek istemeyenlerde. Aman benim çoluğum çocuğum var, her şey olacağına varır deyip kafasını kuma gömenlerde, evden dışarı çıkmazsa kendisini bu olumsuz gelişmelerin bulamayacağını düşünenlerde, “benim bir kenarda param var bu kriz olsun varsın” diyenlerde, “işimi kaybetmeyeyim de ne olursa olsun” diyenlerde, “ben siyasete bulaşmam” deyip kenarda olup biteni izleyenlerde. Oysa siyaset hepimize gelip bulamış durumda. Ben aday adayı olduğum dönemde size yine röportaj vermiştim aynı şeyi söylemiştim. Artık birilerinin elini taşın altına koyması gerekiyor. Her şey rağmen birilerinin o konfor alanlarından çıkması gerekiyor. Buna niyetlendik, ben de buna niyetlendim. ‘Belki bu ülkenin ana muhalefet partisini değiştirebiliriz’ diye düşündüm. O politbüroyu aşmanın o genel merkezin koridorlarında kaybolmadan, o partiye dahil olup politikalarına yön vermenin bu denli zor olabileceğini ben de tahmin etmemiştim. Ama olmak zorunda, çünkü bu durumun müsebbibi iktidar kadar muhalefet de. Belki de bu değişim eğer başlayacaksa muhalefetten başlayacak. Hepimizin gayretiyle ve elimizi taşın altına koymasıyla olacak bu.

Bu eleştirileri medyaya da yöneltirsek peki?
Okur ve izleyici bu konuda çok belirleyici. Örneğin hala daha bunca kepazeliğe imza atan bir kurumda çalışmaya devam edip öte yandan da biz muhalif kamuoyuna çiçek dağıtmaya çalışan figürlere okurun izleyicinin “arkadaş gel bir hele sen bu kurumda niye çalışmaya devam ediyorsun biz sana her türlü ekmek buluruz. Nereye ulaşacaksın bu kurumda çalışarak, kime, karşı mahalleye mi yok oraya da ulaşamayacaksın” demesi gerekiyor. Ama kimse konfor alanlarından vazgeçmiyor.