Adalarda sıkışan hayatlar ve yok sayılan mülteci çocuklar

“Yunanistan’da sığınmacı ve mültecilere yönelik politikalar nasıl değişiyor?” yazı dizisinin ilk bölümü “I. Bölüm: Yunanistan hükümeti ne yaptığını biliyor mu?” başlığı ile, ikinci bölümü ise “Yunanistan’da kapalı kamplar ve hızla yükselen mülteci karşıtlığı” başlığı ile yayımlanmıştır.


Ağustos ayında adalara düzensiz yollarla ulaşan sığınmacılarının sayısının hızla artması -2015 ve 2016 yılları ile karşılaştırıldığında çok daha az olmasına rağmen- Yunanistan ve Avrupa genelinde panik yarattı. 

AB-Türkiye arasında 2016 yılında yapılan anlaşmadan sonra geliştirilen düzenlemelere göre hotspot olarak tanımlanan beş adada (Leros, Kos, Samos, Sakız, Midilli) bu ay itibarıyla 40,000’den fazla sığınmacı bulunuyor. AB-Türkiye anlaşmasına göre adalara ulaşan sığınmacıların neredeyse tamamı başvuru süreçleri tamamlanana dek adalarda mahsur bırakıldılar ve isteseler de anakaraya geçemiyorlar. Coğrafi sınırlamanın baskısı ile adalardaki koşulların iyice kötüleşmesi nedeniyle hükümet az sayıda sığınmacıyı anakaradaki kamp alanlarına taşımaya çalışıyor, ama aynı zamanda -belki daha fazla- sığınmacı denizi aşarak Yunanistan’a geliyor. 

Türkiye Sahil Güvenlik, Yunanistan hükümeti, BMMYK ve bazı STK’lar her gün ulaşan ya da denizde engellenen mültecilerin sayısını web sitelerinde ya da sosyal medyada duyuruyor. Sadece bot ve insan sayısı olarak görülen bu gelişler hakkındaki verileri takip etmek hakikaten sinir yıpratıcı bir egzersiz. Çünkü Avrupa’da “bugün Yunanistan adalarına 500 kişi ulaştı” gibi rakamlara odaklanan haberler sadece Avrupalıların korkularını besleyen hikâyelere dönüştü. Adalara ulaşmakla insanlar ne Avrupa’ya ne de bir geleceğe ulaşmış olmuyor, onlar için savaş devam ediyor.

Bugün taş çatlasa 3000 kişi kapasitesi olan Moria’da 17,000’den fazla sığınmacı var. 640 kişiyi barındırmak üzere yapılan Vathy kampında (Samos) ise 5,700 sığınmacı kalıyor. Sığınmacıların bu kamplarda “yaşadığını” söylemeye insanın dili varmıyor. Çünkü artık adalardaki koşullar kontrolden çıktı. Göreceli olarak iyi durumda olduğunu bildiğimiz Midilli’deki 1700 hassas durumdaki sığınmacıyı barındıran Karatepe kampında geçen hafta çıkan yangında bir Afgan kadın daha yanarak hayatını kaybetti.

Moria Kampı’nın koşulları sürekli manşetlere çıkartılıyor. Her geçen gün daha da kötüleştiği yolundaki haberler foto haber ve video olarak yaygınlaştırılıyor. Almanya’da bu görselleri sınıfta paylaştığımda öğrencilerimin gözleri doluyor ama etkisi -Avrupa geneline paralel olarak- Netflix’te drama izlemeyi andırmaktan öteye gitmiyor.

Eski bir askeri alan olan Moria duvarları içindeki konteyner ve çadırlara sığmayan sığınmacılar, her gün daha da yayılan “jungle” adını verdikleri zeytinlik alanda toprak üstüne çadır kuruyorlar. Moria’da bulunan ve adaya bu yaz ulaşan sığınmacıların çoğu Afganistan, Suriye ve Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nden geliyor. Moria kampı koşulları için doğru işleyen herhangi bir şeyden söz etmek mümkün değil. Kamptaki en büyük sorunlardan biri yemek. Kampta yaşayanlar kendilerine sunulan ve aslında yenebilir durumda bile olmayan yemeklere ulaşmak için sabah öğle ve akşam olmak üzere günde en az toplam 6 saat sırada beklemek zorunda kalıyor. Kış koşullarında korunmasız yazın da gölgesiz bir şekilde bitmeyen sıralarda gerginlik, yorgunluk ve stres sıklıkla sorunlara yol açıyor. Aynı şey banyo ve tuvalet sıraları için de geçerli. Aşırı hijyensiz koşullarda ve sınırlı sayıda bulunan tuvaletler ve duş alanları sığınmacılar için ayrı bir savaş alanı. Tek başına olan kadınlar ve çocuklar geceleri yeterli şekilde aydınlatılmayan yollarda kapısı bile tam kapanmayan tuvaletlere gidemiyorlar. Bazı kadınların geceleri yetişkin bezi kullanmak zorunda kaldıklarını duyuyorum. Kanalizasyon gibi temel alt yapıların bile bulunmadığı Moria Kampı kenarlarından, yani insanların yaşam alanlarının arasından, pis sular akıyor. Temel hizmetlere ulaşımın tamamen eksik olduğu kampta ayrıca sığınmacıların yaşadıkları psikolojik baskılar sürekli şiddet olaylarının yaşanmasına sebep oluyor. Kampta istisnasız her gece kavga çıkıyor. Ağustos ayında çıkan kavgalardan birinde 15 yaşındaki Afgan bir çocuk hayatını kaybetti.

Geçtiğimiz Ağustos ayından itibaren adaya gelişlerin artması nedeniyle sığınmacılara verilecek yeterli sayıda çadır bulunmuyor. Son zamanlarda yeni kayıt yapanlara sadece bir battaniye ya da bazılarına yoga matı veriliyor ve başını sokacak herhangi bir yer olmayan sığınmacılar geceyi yerde yatarak içine sığındıkları bu battaniyelerde geçiriyordu. En temel gereksinimlerin bile karşılanmadığı Moria’da battaniye, çocuk bezi ve tekerlekli sandalye gibi kalemlerin yanı sıra ilaç ve hukuki destek de en acil ihtiyaçlar arasında yer alıyor.

Kasım sonunda yaptığı üç günlük Yunanistan ziyaretine Midilli’yi de dahil eden BMMYK Yüksek Komiseri Filippo Grandi, kamplardaki koşulların çok endişe verici olduğunu söyledi. BMMYK’nın sığınmacıların kapalı denetim merkezlerinde tutulmasına karşı olduğunu ve özellikle de refakatsiz çocukların haklarının korunması için çalışılması gerektiğini vurguladı. Avrupa’yı acilen Yunanistan ile dayanışma için harekete geçmeye çağırdı.

Yok sayılan sığınmacı çocuklar

Adalarda bulunan sığınmacıların en az yüzde 35’i çocuk; bunların da en az yarısı 12 yaşın altında ve en az yüzde 16’sı ailelerinden ayrılmış, yalnız ve Afgan çocuklar.(1) Ekim sonu BMMYK verilerine göre Yunanistan’da toplam 5,000 refakatsiz çocuk bulunuyor. Bu çocukların en az 1,600’ü ise Moria gibi kabul merkezlerinde yetersiz koşullarda ve ciddi risk altında yaşıyor.(2)

Kamplarda tek başına olan çocuklar kendilerine ayrılan bölümlere sığmıyor ve yetişkinlerle yaşamak zorunda kaldıkları için cinsel şiddet de dahil olmak üzere birçok risk altında bulunuyor. Ayrıca Moria gibi kampların ayrılmış bölümleri neredeyse gözaltına denk geldiği için buralardaki koşullar çocukların korunması hakkındaki tüm uluslararası yükümlülükleri yok sayıyor. Kamplarda veya kamp dışında yaşayan sığınmacı çocukların çoğunun eğitim haklarından mahrum bırakıldığını söylemeye gerek yok. Sınır Tanımayan Doktorlar kamplarda tutulan çocukların sağlık durumlarının artık alarm verici seviyede kötüleştiğini düzenli olarak duyuruyor. Çocukların beslenme ve diğer sağlık haklarına erişiminin yetersiz olmasından ötürü çok fazla hastalandıklarını, birçok çocuğun intihar ettiğini ya da kendine zarar vermek ve tamamen dünyadan kendini çekerek konuşmayı reddetmek gibi ciddi ruhsal bozukluklar yaşadıklarını biliyoruz.

Çocuklar kamplarda bu koşullardayken, Avrupa çok açık konuşulmasa da başka bir derde düşmüş gibi görünüyor: “Great Replacement” teorisi. Yunanistan’da da etkili olmaya başlayan bu teoriyi, Avrupa’da artan göç ile birlikte zaman içerisinde yeni gelenlerin var olan Avrupalı nüfusunun yerine geçeceği ve hatta Avrupa’nın çoğunluğunun Müslüman olacağı korkusu olarak tanımlayabiliriz. Irkçı, ayrımcı ve her türlü fobik olan bu teorinin elbette üzerine konuşulacak bir yanı yok ama maalesef bence Avrupa’nın sığınmacı ve mülteci çocukları yok saymasının bilinçaltındaki nedenlerini ele veriyor. Yunanistan özellikle Afganistan’dan gelenlerin, çocuklar da dahil olmak üzere, sığınmacı olmadığını, ekonomik göçmen olduğunu, bu nedenle de uluslararası koruma hakkına sahip olmadığını ve geri gönderilmeleri gerektiğini açıkladı. Eğer bu gerçekleşirse paylaştıkları yol hikayelerine rağmen neler gördüklerini tahayyül edemediğim bu çocuklar risk altında oldukları yerlere geri gönderilecek. Ama birçoğu da Avrupa’da kalmaya devam edecek. 

Sürekli Alan Kurdi örneğini vermekten kendi adıma da utanıyorum, ama 2015’te Alan’ın ufak bedeni Avrupa’da bir an için vicdanları yoklamış ve binlerce insanın harekete geçmesini sağlamıştı. Geçen zamanda Avrupa’ya ulaşanların sayısı artıkça yani Avrupa’nın dış sınırında değil içinde çocuklar doğmaya ve büyüme başladıkça vicdan sızısının yerini korku aldı. Son aylarda Ege’de ve Moria’da kaç çocuk hayatını kaybetti ya da hayatta kalma mücadelesi veriyor, artık sayamıyoruz. Rakamların bir etkisinin olmadığı da çok net. Avrupa ne zaman derin yoksulluk, yoksunluk ve yok sayılma içinde büyüyen bu çocukların kendi geleceğinin bir parçası olacağına dair yapıcı bir çözüm getirecek bilmiyorum, ama bu yönde bir değişim olası da görünmüyor. 

Suç sadece Yunanistan’daki kamplarda değil. Almanya sistematik olarak Yunanistan tarafından yapılan mülteci ve sığınmacıların aile birleşimi başvurularını reddediyor. Birçok çocuk ailesinden ya da yakınlarından ayrı bırakılıyor.(3) 2017’de Norveç, altı yıldır orada yaşayan 18 yaşındaki Taibeh Abbasi ve aralarında 14 yaşındaki erkek kardeşinin de olduğu ailesini, kendisinin ve kardeşinin hayatlarında hiç görmedikleri Afganistan’a zorla geri gönderme kararı aldı. Taibeh ve ailesi tüm Avrupa çapında yürütülen kampanyalara rağmen geçen yaz zorla sınır dışı edildi. Fakat annesi yolda rahatsızlanınca baskılar sonucunda Norveç aileyi geri getirmek zorunda kaldı. Taibeh ve ailesinin Norveç’te hukuksal statüleri hâlâ kesinliğe kavuşmuş değil.

Yunanistan Başbakanı Mitsotakis “hiçbir çocuk yalnız kalmayacak” (Κανένα παιδί μόνο) sloganı ile sığınmacı çocukların durumuna acil bir cevap verilmesi gerektiğini tanıyarak, refakatsiz çocukların korunması için bu ay ulusal bir koordinasyon kurdu. Fakat koordinasyon ekibinin başına getirilen Kıbrıs Avrupa Üniversitesi’nde Halk Sağlığı öğretim görevlisi Irene Agapidaki, bugüne kadar bu alandaki çalışmalarıyla değil, sosyal medyadan Syriza hükümetine yapmış olduğu atarlarla adını duyurmuş bir akademisyen. Biyografisi de çocuk hakları alanında neredeyse hiçbir deneyimi olmadığını gösteriyor. Yani Yunanistan yine sadece vicdanı varmış gibi bir fotoğraf veriyor. 


1 https://data2.unhcr.org/en/documents/download/72661

2 https://data2.unhcr.org/en/documents/download/72479

3 https://www.proasyl.de/en/material/legal-note-refugee-families-torn-apart/

Yunanistan hükümeti ne yaptığını biliyor mu?

Yunanistan’da kapalı kamplar ve hızla yükselen mülteci karşıtlığı

Begüm Başdaş Kimdir?

Begüm Başdaş kendisini feminist bir kültürel coğrafyacı ve insan hakları savunucusu olarak tanımlıyor. Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nden 1999 yılında mezun oldu. Kaliforniya Üniversitesi Riverside Sanat Tarihi bölümünde MA programını tamamladıktan sonra 2007’de Kaliforniya Üniversitesi Los Angeles Coğrafya bölümünde doktorasını bitirdi. Daha sonra iki yıl İngiltere’de kent coğrafyası alanında araştırmalar yürüttü. 2017 yılına kadar Türkiye’de faklı üniversitelerde toplumsal cinsiyet, cinsellik ve queer teori üzerine dersler veren Begüm Başdaş, aynı zamanda Uluslararası Af Örgütü Türkiye Şubesi’nde Kampanyalar ve Aktivizm Koordinatörü olarak altı yıl çalıştı. Şu an Berlin Humboldt Üniversitesi’nde görev yapıyor ve Yunanistan’da mülteci hakları alanında araştırmalarını yürütüyor.