“555K” ve Gezi Direnişi arasındaki benzerliği kitabın yazarları anlattı

555K kitabının yazarları Hakan Güngör ve Bülent Ulus, Çağdaş Gökbel’in sorularını yanıtladı.

On bin sayfayı aşkın gazete tarayarak ve tanıklarla birebir konuşarak meşakkatli bir işe imza adan Hakan Güngör ve Bülent Ulus bu röportajda geçmişin izinden geleceğe doğru büyük bir projeksiyon tuttular. AKP ve DP iktidarının birbirilerinin devamı olduğunu ve her iki anlayışın çeşitli benzerlikler barındırdığını belirten Güngör ve Ulus, gençlik eylemlerinin karalamalar ve manipülasyonlarla unutturulmaya çalışıldığının altını çizdi.

“5’inci ayın 5’inde, saat 5’te, Kızılay’da” bir döneme damgasını vuran bu parola kitabınızın hem ismini hem de ana fikrini oluşturan bir parola. Gençlerin Menderes iktidarına karşı düzenlediği bu eylemde Cemal Süreya ve Altan Öymen gibi isimler de yer aldı. Böylesi bir çalışmayı hazırlarken ne gibi zorluklarla karşılaştığınızı anlatır mısınız?

Hakan Güngör: 555K’nın üzerinden 59 yıl geçmiş, haliyle gerçekle söylentiler birbirine karışmıştı. Demokrat Parti’nin basın yasakları, sonradan Menderes’i kahramanlaştırmak için uydurulan hikâyeler, gençlerin eylemini karalamak için yapılan manipülasyonlar… Bu eylemi araştırırken büyük bir bilgi kirliliğine rastladık. 10 bin sayfayı aşkın gazete tarayarak, döneme ilişkin kitapları, anıları okuyarak, eylemde bizzat yer almış isimlerle konuşarak doğru bilginin peşine düştük.

Türkiye’nin bugününü anlamak için yakın tarihinde yaşanan olayları iyi bilmek gerekiyor. DP iktidarına karşı Kızılay’da toplanan gençlikle, Haziran direnişinde AKP iktidarının politikalarına karşı ‘Gezi’de bulunan gençler arasında sizce benzeyen ve benzemeyen yönler nelerdir?

Bülent Ulus: Siyasal rejimler egemenlik kurdukları iktidarları vasıtasıyla topluma istedikleri biçimi vermeye çalışır. Biçim verilmeye çalışılan toplumun dokusuyla siyasal iktidarın politikaları arasında uyuşmazlıklar söz konusu olduğunda da çatışma kaçınılmaz olur. 1960 Mayıs’ından 10 yıl evvel gerçekleşen iktidar değişikliğiyle DP, kendisinden evvel yaratılmaya çalışılan çeyrek asırlık biçimlendirmeyi sonlandırmak ve toplumu bu kez kendi ideolojik doğruları doğrultusunda değişime zorladı. Toplumsal değişimler/dönüşümler maddi hayatın diğer alanları gibi çabucak, zamanla yarışarak değişen/değiştirilebilen alanlar değildir.

“GENÇLERİN DİRENCİNE DP İKTİDARI ÖFKEYLE, ŞİDDETLE, SİLAHLA KARŞILIK VERDİ”
Üniversite gençleri başta olmak üzere gençlerin bu zora dayalı değişim sürecine direncine DP iktidarı öfkeyle, şiddetle, silahla karşılık verdi. DP’ye ve devamcısı siyasal geleneklere göre bu bir darbe hazırlığı eylemi iken CHP veya diğer muhalif siyasal yapılara göreyse giderek sivil diktatörlüğe evirilen iktidara karşı demokratik, meşru bir eylemdir.

Hakan Güngör (Solda) ve Bülent Ulus, on bin sayfayı aşkın gazete tarayarak ve tanıklarla birebir konuşarak Türkiye’nin ilk sivil itaatsizlik eylemi olan “555K” eyleminin kitabını yazdılar.

Gezi eylemleri de DP geleneğinin devamcısı olduğunu söyleyen bir iktidarın 11. yılında patlak verdi. İktidarın Gezi’ye bakış açısıyla DP’nin Kızılay eylemine bakış açısında ve eylemlere müdahale biçiminde bir farklılıktan bahsetmek pek mümkün değil. Keza gündeme gelen taleplerde de çokça farklılık yok aslında. Demokratik bir ülke, özgür bir yaşam, adil-bağımsız yargı, demokratik-güvenilir seçimler vs. Önemli olarak görülebilecek farklılık eylemin ortaya çıkışını başlatan talepten yola çıkarak söylemek mümkün olabilir. Kızılay eylemi Tahkikat Komisyonu kararlarına itirazla başlayıp İstanbul, Ankara, İzmir başta olmak üzere genişleyen bir eylem. Gezi, Topçu Kışlası gerekçesiyle kesilmek istenen ağaçların kesilmesine yönelik bir tepki olarak başlayıp bütün Türkiye’ye yayılan bir eylem.

H.G.: Kitapta da üzerinde durduğumuz gibi DP ile AKP arasında çok önemli benzerlikler var. Aynı gelenekten gelen siyasi partiler bunlar ve AKP, DP’nin reflekslerini, siyasal hamlelerini adım adım uygulayan bir parti. Hal böyleyken öğrencilere ve öğretim üyelerine karşı nefretlerinde, muhalefete yönelik bastırma hamlelerinde, hatta kullandıkları ifadelerde dahi benzerlik görüyoruz. 555K ve Gezi Direnişi arasında da bazı temel benzerlikler var elbette. İkisi de devletin ceberut politikalarına karşı bir hürriyet talebi içeriyordu. İki eylem de bir inanç ve direnç örneğiydi. Elbette iki eylemin ayrı ayrı kendi özgü ve çok önemli yanları var. Ancak iktidarın bakış açısı ikisine de aynı. 555K süreci için Menderes “kökü dışarıda”, “iktisadi kalkınmayı engellemek isteyenlerin işi” diyordu. Aynısı Gezi için Erdoğan tarafından söylendi. Menderes, eylemlere karşı “Büyük halk kitlesi yüzlerinin çizgileri hayretle ve nefretle gerilmiş, karşıdan seyirci” diyordu, Erdoğan “Yüzde 50’yi evinde zor tutuyorum” dedi. 27-28 Nisan’dan 555K’ya uzanan süreçteki eylemleri düzenleyenler için bir sıkıyönetim komutanı “çapulcular” dedi, Gezi’deki eylemciler için de Erdoğan aynı ifadeyi kullandı. Kendi özgün koşulları içinde gerçekleşmiş iki eylem ama iktidarın bakışı ve tepkisi hep aynı. Ama biz iki eylemde de şunu görüyoruz; baskı daha büyük baskıları, zorbalık daha büyük zorbalıkları doğuruyor. Çapulcuların haklı çıkmak gibi bir yönü var.

Kitabı hazırlarken, Türkiye’deki sol ve öğrenci hareketlerinin geçmişi ve bugününü karşılaştırma fırsatınız oldu. Sizce sol yenildi mi? Yenildiyse neden yenildi?

B.U.: Türkiye’de halihazırda kendisini sol olarak ifade eden, sosyalist olarak tanımlayan siyasi partilerin, siyasal hareketlerin mücadele düzeylerinde, biçimlerinde değişiklikler olsa da bir devamlılık görüyoruz. Bedeli ağır da olsa bu mücadeleyi kapanan bir perde olarak değil, mücadelenin seyrine göre senaryosu yazılan bir oyun olarak görmek daha doğru sanki. O nedenle ister seçimler vasıtasıyla ister darbeler vasıtasıyla kaybedilen olanaklar söz konusu olsa da sol açısından topyekûn bir yenilgiden bahsetmek doğru olmaz. Son yerel seçimlerde gerek Millet İttifakı’nın gerek HDP’nin, gerekse diğer muhalif/sosyalist partilerin/hareketlerin izlediği stratejinin sonuçlarını yenilgi-galibiyet denkleminde değerlendirecek olursak bunu yenilgi olarak okumak haksızlık olacaktır.

“Parola 555K: Bir Başkaldırının Sıradışı Öyküsü”nü kaleme alırken yaşadığınız ve unutamadığınız bir anınızı benimle paylaşır mısınız?

H.G.: Bu süreçte bizi çok etkileyen epey şeyle karşılaştık. Ancak en önemlisi eylemi bizzat başlatanlardan birinden, Altan Öymen’den 555K’yı dinlemek oldu. Her türlü eylemde silahlı müdahalede bulunulacağı sıkıyönetim komutanlığı tarafından resmi olarak tebliğ edilmişken böyle yürekli bir eylemi yapabilmek, “Hürriyet istiyoruz” diye haykırabilmek tarihi bir eşiği atlamak anlamına geliyor. Öymen’den o anları dinlerken sanki eylem noktasındaymışım gibi hissettim ve eylemi anbean yaşadım…

Çok kitap okuyan bir toplum değiliz. Bu konuya ilişkin verileri gözlemlediğimizde dünyadaki çoğu ülkenin gerisindeyiz. Okumayan bir toplumda yazarlık yapmak bende ‘Sisifos’un cezasına benzer bir durumu çağrıştırıyor. Siz bu durumu nasıl yorumluyorsunuz?

H.G.: Tabii bu çok uzun bir tartışma konusu. Ancak kısaca şunu söylemeliyim: Rakamlar, istatistikler, satışlar üzerinden harekete geçmedik. Bir gerçeği ortaya çıkarmak, tarih nehrini kendi yatağına sadık kalarak baştan haritalandırmak istedik. Biz bir keşfe çıktık, söylentileri, uydurmaları, yakıştırmaları bir kenara itip zaten orada olan gerçekliği bulduk ve henüz haberdar olmayanlara bulduklarımızı heyecanla aktardık. Dolayısıyla Sisifos gibi ceza çekmiyoruz, tarihe şirk koşanları hakikat kürsüsünde yargılıyoruz.

B.U.: Okuma oranı olarak referanslarımız genelde ulaşmaya çalıştığımız Batı olunca haliyle sınıfta kalmış olmanın moralsizliğini yaşayabiliyoruz. Batı okumayı teşvik ederken biz de okumak “tehlikeli”, “boş zaman hobisi!”, “bir diplomam olsun bari” gibi mantığa oturtulmaya çalışıldığında bu da pek iç açıcı olmayabiliyor. Okumanın değil, düşünmenin suç sayıldığı siyasal-toplumsal doku içerisinde her şeye rağmen bir okur kitlesinin bulunması bence bütün yazarlara bu damarı sürekli besleme sorumluluğu yüklemelidir.
Batı’dan farklı olarak sonradan kentleşmiş, kente yerleşse bile kentli olamamış sosyal dokumuzu da dikkate alırsak bugün için bu cezaya gönüllü olmak yazarın okuma da olduğu gibi yazmada da sınıfta kalmaması için kaçamayacağı bir ödev olarak önünde duruyor.